Görüş Bildir

Başarı mı Muvaffakiyet mi?

Bazı Amerikalı markaların reklâmlarında şöyle sloganlar var: “You can do it,” “Just do it.” Yani “Yapabilirsin, hadi!” ve “hadi yapsana!” gibi güya teşvik edici sözler bunlar. Güya o spor ayakkabısını giyen elli kilometre koşabilecek, incecik hanımlar ve beyler olacak! Bunların hiçbirini doğrudan söylemeden demiş oluyor bu sloganlar. Elbette daha başka pek çok şeyi de...
Batı’nın başarı dini
Batı’nın bu “başarı” odaklı sözleri, bugün neredeyse bir din haline geldi. Din namına bir şey kalmayınca yerini böyle saçmalıklarla dolduruyorlar. “Başarılı insan” denince akla, mesela iyi insanlar, bağış yapan, fakirler için çalışanlar gelmiyor. Kariyerinin zirvesine ulaşan, çok para kazanan, iyi kötü meşhurlar anlaşılıyor. Yani şöhretin iyisi kötüsü yok! Oysa İngilizcede iyi şöhretliler için “famous”, kötü şöhretliler içinse “infamous” derler. Fransızcada da aynı fark var. Dilimizde maalesef bu farkı tek kelimeyle ifade edemiyoruz. Ama biz de “şöhret” dediğimizde daha çok kötü şöhretliler önde. 
Oysa başarmak, Allah Tealâ’nın izniyle, takdiriyle, lütfuyla olur. Hûd suresinde Hazreti Şuayb a.s.’ın dilinden olan o duayı öğrenelim ve sık sık söyleyelim: “Ve mâ tevfîki illâ billâh. Aleyhi tevekkeltü ve ileyhi ünîb.” Bunu bazı mealler “Başarım ancak Allah’tandır. O’na güvendim, O’na yöneliyorum” diye tercüme etmişler. Elmalılı Hamdi Yazır merhum bunu elbette daha güzel bir Türkçe ile dile getirmiş: “Muvaffakıyyetim de Allah iledir, ben yalnız O’na dayandım ve ancak O’na yüz tutarım.” 
Yine A’lâ suresinde muvaffakiyeti verenin Rabbimiz olduğu şöyle beyan ediliyor: “Bundan böyle sana Kur’an’ı okutacağız da unutmayacaksın. Yalnız Allah’ın dilediği başkadır. Çünkü o açığı da bilir, gizliyi de. Seni en kolay yola muvaffak kılacağız.” Yine Bakara suresinde tevfikin bir hidayet olduğunu anlıyoruz: “Sonra da Allah onları tevbekâr olmaya muvaffak kıldı da tevbelerini kabul buyurdu. Şüphesiz ki Allah tevbeleri çok çok kabul edendir, çok merhametli olandır.”
Tevfîk, muvaffakiyet
Bugün “başarı” dediğimiz aslında “tevfîk” kavramıdır. “Vefk” kökünden gelir ki “bir nesnenin başka bir nesneye uygun gelmesi” demektir. Muvafakat, muvaffak, tevâfuk, ittifâk, vb. hep aynı köktendir. Tevfîk de “bir kişinin işinin rast gitmesi” anlamına gelir. 
Bu anlamlara bakınca hep kişinin niyeti, dileği ve işinin belirlenmiş bir çizgiye, bir yola, bir ölçüye uyması anlamı öne çıkıyor. Denk gelmek, denk düşmek, isteğine kavuşmak hep bu anlamın çağrışımları. O halde ayette geçen “tevfîk,” kişinin niyeti ve gayretinin Hakk’ın takdirine uygun düşmesi, uygun olması demektir. Yani varılan nokta kişinin kendinden değil, onun niyet ve çabasının bir neticesi olarak Cenab-ı Hakk’ın takdir etmesiyledir. Şu halde “tevfîk” ya da “muvaffakiyet” herhangi bir kelime değil. Her tevhid kavramı gibi bunlar da bizi Hakk’a ulaştırıyor.
“Başarı” kelimesi ise Cumhuriyet döneminde “tevfîk” yerine konulmuş bir kelime. “Baş” kelimesinden türetilmiş. “Baş”ın buradaki anlamı “son”dur. Yani “bir şeyi neticesine, sonuna erdirmek, bitirmek, tamamlamak” anlamında. Burada “tevfîk” kelimesinin anlamı ile bir benzeşme sözkonusu. Ama elbette burada “Cenab-ı Hakk’ın takdiri” benzeri bir anlam yok. “Başarmak” aynı zamanda “başa çıkmak” anlamına da geliyor. Bu ise insanlara belletilen “halledersin, vazgeçme, yüzleş, mücadele et” gibi güya şecaat bildiren anlamına daha uygun düşüyor. Yani bir şeyi başarmak, bir şeyi yapabilmek demektir.
Şu halde “başarmak,” “kişinin arzuladığı hedefe ulaşması” demek iken, “tevfîk” “kişinin kendi niyetinin, çabasının Hakk’ın takdirine uyması” demektir. İşin içine Hakk’ın takdiri girince elbette asıl muvaffakiyetin O’nun rızasını kazanmak olduğu hemen akla gelir. Aşırmak ile başarmak mümkündür. Ama şer ile hakiki muvaffakiyet mümkün değildir. Rabbimiz’in rızasına uygun işleri niyet ettiğimizde ve o yolda gayret ettiğimizde O’nun muradına denk düşürürüz. Öyle muvaffak oluruz. Böyle niyet ve gayret edene Rabbimiz yardım eder. Demek ki tevfik O’nun yardımı ile olur. 
Baş ezerek ‘baş-ar-mak’
“Başarı” kelimesinin İngilizce karşılığı Latince kökenli “to succeed” kelimesidir. Fransızca’da da aynı kökten “succéder” fiili var. Bizim dilimize girmiş olan “sükse” de bu fiilden gelir. Peki, bu kelimelerin türetildiği Latince “succedere” ne demek? O da “bir şeyden sonra gelmek, takip etmek, yakınına varmak, yerini almak” gibi anlamlara sahip. Yine “aşağıdan yukarıya çıkmak, tırmanmak, yükselmek” anlamlarına da geliyor. İki dilde de bu fiil, aynı zamanda hem “başarmak,” hem de “peşinden gelmek, halefi olmak” anlamında.
“Başarmak” fiilinin başka bir medeniyet dili olan Çince’deki karşılığına baktım. Orada “başarmak” anlamına gelen “sing” karakteri var. Bu karakterin Çince’deki birçok anlamı arasında “onda bir” yani “öşür” anlamı da var. İlginç! Üzerinde tefekkür etmek lazım. Bu karakterin geçtiği bazı sözlere baktım. “Vaktin varken her şeyin zevkini çıkar,” “başarısızlık başarının anasıdır” gibi sözlere rastladım. Latince’de de “carpe diem” sözü vardır, “ânın zevkini çıkar” demektir. Bizde ise “dem bu dem” diye bir söz var. Şeyh Gâlib Dede hazretlerinin bir beytinde geçer: “Geçdi gün ferdâyı ko, sâat bu sâat, dem bu dem.” Yani “Gün geçti, yarını bırak. Saat bu saattir, ân bu ândır.” Elbette bir ârif olan Şeyh Gâlib Dede, eyyamcılığı veya başıboşluğu övmüyor. Aksine, her ân Allah Tealâ’nın yeni bir tecellisine bakmak gerektiğini, tevekkül etmek gerektiğini söylüyor. 
Kızım daha ilkokul üçüncü sınıfta idi. Bir akşam okuldan eve geldi. Ben okulun nasıl geçtiğini sorunca, öğretmenin bir test yaptırdığını söyledi. Teste başlamadan önce öğretmeni onlara demiş ki: “İçinizden en iyisini ben yapacağım diye söyleyin, teste öyle başlayın!” Kızım ise bana “Baba, ben öyle demedim. Ben içimden ancak ‘Allah nasip ederse en iyisini yaparım’ diye söyledim.” dedi. Hayatımda gururlandığım ve şükrettiğim böyle çok az ân vardır. 
Öğretmeni onları boş bir başarı kültüne bağlamaya çalışırken, kızım Rabbi’ni hatırlamıştı. Biz ana baba olarak kızıma “şu durumlarda şöyle de” gibi bir şey söylemiş değildik. Ona  bu ilhamı veren de, hidayeti veren de Allah Tealâ’dır. 
İki asırdır müslümanlar olarak Batılıların “başarıları”nın dedikodusunu yapıyoruz. Onları “başarılı” buluyoruz ve taklit etmeye çalışıyoruz. Ama neye göre? Görünüşte güçlü olmak, bir şeyleri icat etmek, dünyada söz sahibi olmak kendiliğinden haklı, iyi ve doğru olmak demek değildir. İyi, doğru ve haklı olabilmek için bağlanılan ilkelerin de iyilik, doğruluk ve hak olması gerekir. Yoksa insanlık tarihinde ürettikleri düşünce, sistem, devlet, ordu, bilim ile insanlığı yozlaştıran, yok eden, aşağılayan pek çok medeniyet geldi geçti. Piramitler az buz bir başarı değil. Ama onları kendilerine mezar olarak yaptıranlar, kendilerini ilah ilan etmiş sapık firavunlardı. Demek ki başarıdır, beceridir ama hakiki muvaffakiyet değildir. Roma da büyük bir medeniyetti ama insanları aslanlara parçalatıp, eğlence olarak onbinlerce kişiye seyrettirmeyi spor addetmişti. 
Hangi başarı, nasıl başarı? 
Hak ehli olanın ortaya konan “başarılar”a olan bakışı da hak üzere olur. Yani Allah Tealâ’nın ve O’nun Rasulü s.a.v.’in ölçüsü üzerine... Bugün de “adamlar atomu parçaladılar, aya gittiler” diye övüp durduğumuz Batı, bu başarıları hak üzere elde etmediği gibi hak yolda da kullanmıyor. Kendi kişisel nefsleri gibi, devletleri ve toplumsal sistemleri de “iri, kollektif, birleşik bir nefs”tir. Bu nefsaniyetten hak, iyi ve doğru çıkmaz. Öyle olsaydı atomu parçaladıklarında ilk akıllarına gelen, yüzbinlerce sivilin üzerine atıp öldürecek bir bomba geliştirmek olmazdı. Dijital teknolojiyi bulduklarında ilk düşündükleri cep telefonları, bilgisayarlar ve televizyonlar üzerinden dünyadaki herkesi izlemek ve istihbarat toplamak olmazdı.
Artık Batı’nın başarısından, ilerlemesinden, kalkınmasından, biliminden, felsefesinden, tankından, uçağından övgüyle bahsederken şu temel soruları sormaya alışalım: Bir, bu başarı hangi niyet ve hedefe göre, hangi yöntem ile elde edilmiştir? İki, bu başarı Allah katında makbul müdür? 
Batı söz konusu olunca iki soruya da hak üzere bir cevap bulmak mümkün değil. Faydalı gördüklerinizin arkasında bile mutlaka bir insanları soyma tezgâhı vardır. Spordan felsefeye, bilimden teknolojiye kadar bu böyle. Elbette Hakk’ı tanımayanın işi hak olmaz. O halde bunlar başarılıdır, ama asla Rabbimizin “muvaffakiyete ulaşanlar” diye vasfettikleri değildir. Çünkü ne niyetinde ne gayretinde ne yönteminde ne de hedefinde hak vardır.
Biz yıllardır bu gerçeği anlatmaya çalışıyoruz. Batı veya Doğu; küfrün siyasetteki, ticaretteki, teknolojideki bâtıl başarısına öykünenleri uyandıramadık. Hatta kendini dindar sayanlar, bu hususta birçok bakımdan Batıcıları bile geçtiler. O kadar kendilerinden, Rablerinden kopmuş, ümidi kesmiş, şaşkın vaziyetteler. 
Bu gibiler acaba eski devirlerde yaşasaydılar Firavunları, Nemrudları, Neronları, Ebu Cehilleri mi; yoksa çilekeş İbrahimleri, mütevazı Musaları, fakir İsaları, yetim Ahmedleri mi “başarılı” görürlerdi? (Salât u selam bütün peygamberlerin üzerine olsun.) Kendilerine hangilerini “rol model” olarak alırlardı? Bu soruyu sormak ne kadar dehşetli ise, verilecek cevabı tahmin etmek daha da dehşetli maalesef! 
 


Semerkand Dergi Logo