Görüş Bildir

Nâs Suresi

“De ki: Cinlerden olsun insanlardan olsun, insanların göğüslerine (kalplerine) vesvese sokan sinsi şeytanın şerrinden insanların Rabbi’ne, insanların Meliki’ne (sahip ve hâkimine), insanların İlahı’na sığınırım!” (Nâs 1-6)

Nâs suresi altı ayettir. Mushaftaki sıralamada yüz on dördüncü ve son, iniş sırasına göre yirmi birinci suredir. Felâk suresinden sonra, İhlâs suresinden önce Mekke’de inmiştir. Surede sinsice kötülüğe sürükleyen cinlerin ve insanların şerrinden Allah Tealâ’ya sığınılması öğütlenir.

Girişte sure-i celilenin mealini, mana bütünlüğü açısından düz cümle olarak yazmayı uygun gördük. Tefsirini vermeye çalışırken ise ayet sırasına göre ve her bir ayetin mealini ayrı yazarak ele almak daha faydalı olacaktır.

İnsanların Rabbi

Cenab-ı Hak surenin ilk ayet-i celîlesinde mealen buyuruyor ki: “De ki; sığınırım insanların Rabbi’ne.”

Allah Tealâ insanları yaratıp maddi ve manevi nimetleriyle hem bedenen hem de ruhen beslediği, yetiştirdiği, terbiye ettiği için kendi zatını “Rab” ismiyle anmıştır. Bu ifadeyle Cenab-ı Hakk’ın insanlara fayda sağlayacak şeyleri verip, zarar verecek şeyleri de gidererek onları terbiye etmesi ve işlerini elinde tutması kasdolunur.

Yani “De ki: O kara topraktan, o duygusuz karanlık maddeden, sabah aydınlığı gibi parlayan duygulu insanlar yetiştirene; onları terbiye edip bütün işlerini düzenleyerek yoluna koyan ve tavırdan tavıra, halden hale olgunlaştırarak akıl ve anlayış vererek bütün mahlukat içinde seçkin bir halde hemcinsiyle birlikte bir arada yaşayacak duruma getirene ve getirmekte bulunana; bu şekilde rablık kavramını öğreterek kendi varlığını sezdirip hak ve hayır uğrunda çalışma yolunu gösteren Mevlâ’ya; menfaatleri ihsan edip zararları giderene sığınırım. Böyle de ki, şeytanın vesvesesinden nefsini kurtarmış olasın.”

Allah Tealâ bütün varlıkların Rabbi’dir ama burada sadece “insanların Rabbi” olduğunu zikrediyor. Âlemde mahlukatın en şereflisi insandır. Bu sureyi okuyan ve bu hitaba muhatap olan kul, Allah Tealâ’nın her işini terbiye eden olduğu idrakiyle her türlü şeytanın vesvesesinden Âlemlerin Rabbi’ne sığınır.

Mâlik ve Mabud

Cenab-ı Hak, Rabbi olduğunu beyan buyurduğu insanın “Mâliki” ve “Ma’budu” da olduğunu beyan etmek için mealen; “İnsanların Meliki’ne... İnsanların İlahı’na...” buyuruyor.

Yani de ki: “İnsanın sahibine, her işini çekip çevirene sığınırım. Bir terbiye ile yetiştirilen; akıl kabiliyetleri, insanlık yönleri açılmaya başlayan insanı hükmü altında tutarak bütün yetenek ve güçlerini hayır düzeni ile kemâle doğru yönlendirmek üzere ilim ve hikmetinin gereği emir ve yasaklarla yöneten hükümdara sığınırım de! O hükümdar ki, dilediğini izzet sahibi kılma, dilediğini alçaltma kudretini elinde bulundurandır.”

Yüce Allah’ın terbiyesi, yetki sahiplerinin emri altındakileri eğitmesine benzemez. Her şeyden önce O, kullarının maddi manevi bütün varlığının kesin ve mutlak sahibidir, tam bir hükmetme yetkisi vardır.

Râgıb el-Isfahânî’nin Müfredât’ında açıkladığı üzere “melik”, emir ve yasaklarla insan topluluğunu yöneten kişidir. Bu yönetme akıl sahibi varlıklar için söz konusudur; “eşyanın meliki” denilmez. Yönetilen bütün insanlar olunca, kanun ve buyruklarıyla onların yöneticisi, mâliki ve hâkimi de Allah Tealâ’dan başkası değildir.

“Sığınırım İnsanların İlahı’na.”

Yüce Allah’ın kullarının meliki olması, diğer sultanlar gibi sadece onları hükmü altına alıp işlerini düzenlemesi, onları yönetmesi ve himaye edip korumasından ibaret değildir. O’nun melikliği yani sahipliği ve hâkimiyeti insanların ilahı olması yönüyledir. Bu ilahlık kullar üzerinde tam bir yetkiyi gerektirir. Yapıp ettikleri sınırlı meliklerin aksine O’nun melikliği diriltme, öldürme, varlık âlemine getirme ve yok etme gibi her türlü tasarrufa kâdir olmayı gerektiren ilahlık üzerine tesis edilmiş mabudiyet yoluyladır. O, dilediğini yapar.

“Rab” ismi, “rabbü’d-dâr: ev sahibi”, “rabbü’l-mâl: mal sahibi” gibi ifadelerden anlaşılacağı üzere Allah Tealâ’dan başkası için de kullanılabilir. “Melik” ismi de daha özel olmakla beraber, insanlar için de söylenebilir. Fakat Cenab-ı Hak’tan başka hiç kimse, hiçbir şey için ilahlık söz konusu olamaz; aksini iddia ve ifade etmek şirktir. “Lâ ilâhe illallah: Allah’tan başka ilâh yok” hakikatinden dolayı ilah ismi ve ifadesi sadece Allah Tealâ’ya mahsustur.

Şeytan ve fısıltıları

Allah Tealâ’nın kuluna bu şekilde kendisine sığınmayı emretmesi, hiç şüphesiz çok değerli bir vaattir ve kendisine sığınan kimseyi muhakkak koruyacağına alamettir. Kendisinden Allah’a sığınılacak şey, insanoğluna düşmanlığı ile tanınan şeytandır. Şeytanın şerrinden Rab Tealâ’ya sığınmanın açıkça söylenmesi, O’nun kendisine samimi olarak sığınan kulunu şeytanın tasallutundan koruyacağına bir işarettir. Bu durum ayet-i kerimede mealen şöyle ifade edilmiştir:

“Şu bir gerçek ki, benim (ihlâslı) kullarım üzerine senin hiçbir hâkimiyetin (zarar verme imkânın) yoktur.” (Hicr 42; İsrâ 65)

Nâs suresinin bu ayetlerinde, insanın şerefine delalet için “insanlar” anlamına gelen “nâs” lafzı tekrar edilmiştir. Cenab-ı Hak zatını insanın Rabbi, Mâliki ve Mabudu olmakla tarif buyurmuştur. Bu da insana şeref bahşeden bir ifadedir. İnsan için Allah Tealâ’nın terbiyesi altında olmak, O’nun kulu ve mülkü altında olmak ve O’nu mabud bilip kullukta sebat etmekten daha büyük bir şeref olamaz.

Allah Tealâ sığınma ile emrettikten sonra kimin şerrinden sığınılacağını beyan etmek üzere sure-i celilenin devamında mealen şöyle buyuruyor:

“O sinsice vesvese veren şeytanın şerrinden... O ki insanların sinelerine (kötü düşünceler)fısıldar.”

Ayet-i kerimede geçen “vesvâs”, Fahreddin Râzî rh.a.’in beyan ettiği üzere “gizli sada, fısıltı, ses” manasına gelir. Kavram olarak, zihinde irade dışı beliren, kişiyi kötü ya da faydasız bir düşünce ve davranışa sürükleyen kaynağı belirsiz fikir, şüphe ve kuruntu demektir. İsmail Hakkı bursevî rh.a. Ruhu’l- Beyan tefsirinde, daha ziyade “vesvese” şeklinde dile yerleşmiş bulunan vesvâsı, “duyulmadığı için kaçınmanın mümkün olmadığı gizli ses” olarak tarif eder. Bu ses genel olarak insanı kötü, din ve ahlâk dışı davranışlara yönelten bir iç yönlendirme olarak hissedilir.

Ayet-i kerimede vesvâsla kasdedilen şeytandır. Çünkü şeytanın adeti daima işitilmez derecede gizli ama kalbin anlayabildiği sözlerle insanları yanlışa sevk etmek olduğundan, şeytana vesvâs denilmiştir. Şeytanın yaptığı işle isimlendirilmesi yani “vesveseci” değil de “vesvâs” ya da “vesvese” olarak tarif edilmesi, sürekli vesvese verdiği için sanki vesvesenin bizzat kendisi oluşundandır. Şeytan bu vesveseyi daha ziyade Allah’ın rahmeti ile kandırarak, önünde daha uzun yıllar olduğu ve tevbe için çok vakti bulunduğunu vehmettirerek yapar.

Ayet-i celilede şeytanın “hannâs” sıfatı da söylenmiştir. Abdülkerim el-Kuşeyrî rh.a. Letâifu’l İşârât’ta Hannâs’ı şöyle tarif eder: “Allah’ı anmaktan uzak durarak kaybolan kimse demek olup, şeytanın vasıflarındandır. Diğer bir mana ile bu vasıftaki şeytan manasına Hannâs, kalbi boş bulunca oraya dalan, kalp Allah’ı zikredince sinip kaçan demektir.”

O nereden gelir?

Ayet-i kerimede zikredilen “südûr” “sadr” kelimesinin çoğuludur. İnsanların göğüs bölgesi demek ise de zikir mahalli olması hasebiyle kalp anlamında kullanılır. Sadr kalbin sahası ve evidir. Bütün vâridât, düşünce önce sadrda toplanır, oradan kalbe girer. Bu bakımdan sadr, ana giriş kapısı ile ev arasında bulunan avluya benzer. Kalpten irade ve emirler de önce sadra çıkar, sonra uzuvlara dağılır. İşte şeytan, kalbin sahası olan sadra girer ve kalbe sokmak istediklerini oradan sokar. Yani sadrlara vesvese verir, bu vesveseler oradan kalplere geçer. Buna göre mana şöyle olur:

“O şeytanın şerrinden Allah Tealâ’ya sığınırım ki o, zikrullah olduğunda insandan kaçar, vesvesesini erteler, fırsat buldukça kalpleri evham ve vesveselerle Hak ve hakikatten ayırmaya çalışır.”

Tâbiîn devrinin büyük âlim ve âriflerinden Said b. Cübeyr rh.a.’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: “İnsan Rabbini hatırladığı zaman şeytan geri çekilir ve kaçar. Ama Rabbini unuttuğu zaman ona vesvese verir.”

Ayet-i kerimede şeytanın vesvese verdiği yer olarak kalbin değil, sadrın zikredilmiş olmasına dikkat etmek gerekir. Çünkü şeytanın vücutta durduğu yer göğüstür, kalbin içi değildir. Göğüs kalbin kafesidir. Şeytan oradan kalbe hamle yapar. Kalp Yüce Rabb’in evidir, imanın mahallidir. Şeytan kalbi bütünüyle hâkimiyeti altına alamaz. Göğüsten kalbin etrafını sarar, oraya vesvese atmak için fırsat kollar. Eğer şeytan kalbi tam istila etse ve hâkimiyetine alsa, kalbini böyle ele geçirdiği herkesin imanını bozar.

Anlatıldığına göre evliyaullahtan biri, Allah Tealâ’dan şeytanın insana yaklaşıp nasıl vesvese verdiğini göstermesini istemiştir. Allah Tealâ da ona insanın yapısını şeffaf bir surette gösterir. Velî zât bakar ki bu şeffaf varlığın iki omuzu arasında kuş yuvası gibi bir ben vardır. Hannâs, fil gibi hortumu olan bir domuz suretinde gelip insanın her yerini yoklamaya başlar. Nihayet iki omuzu arasına gelip kalp istikametine doğru hortumunu uzatır ve vesvese verir. O sırada insan Allah’ı zikredince arkasına saklanır. Zaten Hannâs diye isimlendirilmesinin sebebi de kalpte zikrin nuru hâsıl olunca sırtını dönüp kaçmasıdır.

Denilir ki bu ilahî sırdan dolayı Efendimiz s.a.v. iki omuzu arasından hacamat yaptırır ve bunu tavsiye ederdi. Cebrail a.s. bu uygulamayı şeytanın kullandığı maddeyi zayıflatmak ve gözetleme alanını daraltmak için tavsiye etmişti. Çünkü onun vesvesesi kan gibi insanın içinde dolaşır. Efendimiz s.a.v.’in nübüvvet mührünün iki omzu arasında olması da şeytanın vesvesesinden korunmuş olduğuna işarettir.

Şeytan ne yapmak ister?

İbn Cüzey rh.a. der ki: “Şeytanın vesvesesi çok çeşitlidir. Önce kalpteki imanı bozmak ve mümini inancında şüpheye düşürmek ister. Buna gücü yetmezse, onu kulluk vazifelerinden geri bırakmaya çalışır. Eğer alıkoyamazsa yaptığı ibadet ve taatte onu gösteriş yapmaya sevk eder, böylece hayrını boşa çıkarmak ister. Eğer kul bundan da kurtulursa, bu defa şeytan ona kendini beğenmesi, amelini güzel ve yeterli bulup gözünde büyütmesi için vesvese verir.

Rûhu’l-Beyân Tefsiri’nde tafsilatıyla açıklandığı üzere şeytanın insanı davet ettiği şey altı mertebededir:

1. Küfür, şirk, Allah ve Rasulü’ne düşmanlık. Bu şeytanın kuldan isteği ilk şeydir. Eğer bunları elde ederse rahata kavuşur ve başka bir şey istemez.

2. Bid’at. Bid’at iblise günahlardan daha hoş gelir. Çünkü günahlardan tevbe edilir de o günahlar yokmuş gibi olur. Bid’at sahibi ise bid’atini sahih olarak görür, ondan tevbe etmez.

3. Bütün çeşitleriyle büyük günahlar (kebâir).

4. Küçük günahlar. Birçok küçük günah bir araya geldiğinde ya da biri alışkanlık edinildiğinde büyür, küçük odunların tutuşturduğu büyük bir ateş gibi sahibini helak eder.

5. Sevabı da cezası da olmayan mübahlardır. Çünkü sâlih amel dururken mübahlarla sürekli meşguliyet pek çok sevabın kaçırılmış olması demektir.

6. Daha faziletli amelin sevabından mahrum etmek için fazileti az olan amelle meşgul etmek.

İmam Buhârî rh.a. buyurur ki: “Vesvesenin aslı ve neticesi on şeydendir:

• Hırstır. Ona tevekkül ve kanaat ile karşılık ver.

• Tûl-i emeldir. Onu ecelin aniden geleceğini hatırlayarak yok et.

• Dünyevî ihtiraslara kapılmak. Buna nimetin bir gün mutlaka yok olup gideceğini ve hesabın uzun süreceğini düşünerek karşı koy.

• Hasettir. Onu da Allah Tealâ’nın adil olduğunu, hiçbir kuluna haksızlık yapmayacağını idrak edip taksimine rıza göstererek kır.

• Beladır. Onu üzerindeki nimet ve afiyetleri görerek kır.

• Kibirdir. Onu tevazu ile kır.

• Müminlerin izzet ve şerefini hafife almaktır. Onu müminlere saygı ve hürmet göstererek kır.

• Dünya ve övülme sevgisidir. Onu ihlâs ile kır.

• Büyüklük ve yükseklik arzusudur. Onu huşû ile ve kendini küçülterek kır.

• Cimrilik ve pintiliktir. Onu da cömertlik ve eli bol olmakla kır.

Bütün bu izahatla beraber İbn Acîbe el-Hasenî rh.a.’in Bahru’l- Medîd’de belirttiği üzere şeytanın vesvesesinden kurtulmanın yolu üçtür:

1. Allah Teâlâ’yı çokça zikretmek.

2. Şeytandan çokça Allah’a sığınmak.

3- Nâs suresini çokça okumaktır.

Cin ve insan şeytanlar

Hak Tealâ şeytanın bazı sıfatlarını beyan ettikten sonra ayet-i celilenin devamında vesvese verenleri açıklayıp mealen şöyle buyurmuştur:

“(O şeytan), cinlerden de olur, insanlardan da.”

Yani insanı haktan ayırmaya çalışan şeytan cin türünde olduğu gibi insan da olur. Her ikisinin şerrinden de İnsanların Rabbi’ne sığınmak gerekir.

İnsan şeytanların vesvesesi daha büyük ve daha tehlikelidir. Çünkü cinlerin vesvesesi gizli surette kalbe gelen ve zihni tırmalayan vehimler kabilindendir. “Eûzü” ile istiâze ederek veya Allah’ı zikrederek çeker gider. İnsanların vesvesesi ise böyle değildir. Çünkü insan insandan daha çok etkilenir.

İnsanların vesvesesinden maksat, onların din hakkında kalbe attığı şüpheler, bozuk fikirler, insanlar hakkında kötü düşünceler ve bunlara benzer insanın maneviyatını zehirleyen şeylerdir.

Son olarak; Allah Tealâ, Kur’an-ı Kerim okumak isteyen kimseye kovulmuş şeytandan Allah’a sığınmayı emretmiştir. Aynı şekilde Kur’an-ı Kerim’in bitişi de iki sığınma suresi ile olmuştur. Böylece Kur’an okumaya başlarken ve Kur’an’ın en son ayetleri okunurken Allah’a sığınma gerçekleşmiş olur.

Hak Sübhânehû ve Tealâ en iyi bilendir.

Yararlanılan Kaynaklar:

Fahreddin er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr; İmam Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl ve Hakâiku’t-Te’vîl; Ebu’l-Leys Semerkandî, Tefsîru’l- Kur’an; Abdulkerîm el-Kuşeyrî, Letâifu’l- İşârât; Râgıb el-Isfahânî, el-Müfredât; İbn Acîbe el-Hasenî, Bahru’l-Medîd; İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyân; Mehmed Vehbi Efendi, Hülâsatü’l-Beyân; Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili.



Semerkand Dergi Logo