Vakıf Medeniyeti

Merhamet toplumuyduk bir zamanlar… Mayamız, şefkat, muhabbet, hürmet ve edeple yoğrulmuştu.

Kuşlara kuş sarayları, leylekler için leylek hastaneleri, hayvanlara otlaklar, başı boş köpeklere korunak köyleri yaparak sadece insanlara değil, hayvanlara karşı bile merhametimizi göstermiştik.

Çocuklar, yaşlılar, özürlüler, öksüzler, yetimler, dullar, hastalar, yolda kalmış garipler; hasılı merhamet ve sevgi bekleyen her kim varsa yaradandan ötürü ilgi duyuyor, düşmüşün elinden tutuyorduk. Açları doyuruyor, çıplağı giydiriyor, hastalar için şifahaneler kuruyor, uzakları yakın kılacak yollar, yollar üzerine köprüler, köprü kenarlarında çeşmeler yaptırıyorduk.

Dili, dini, ırkı, cinsi ne olursa olsun; müslimi-gayri müslimi, şehirlisi-köylüsü, zengini-fakiri, insanlar konaklasın diye kervansaraylar, hanlar kuruyorduk.

Maveraünnehir’den Viyana’ya, Cezayir’den Kırım’a sevgi, şefkat ve merhametle yayılmıştık. Savaşlarımız rahmet içindi. Haddi aşana haddini bildirmek, hakkı ve adaleti kurmak için at koşturup, kılıç kuşanıyorduk. Zalimin hasmı, mazlumun hizmetkârıydık. Sömürmek ve talan için değil, hakkı ve adaleti tesis için vardık.

İspatı mı? İşte Anadolu, işte Ortadoğu, işte Balkanlar, işte dünya tarihi… İşte bunca tahrife, tahribe, talana, gizlemeye, yalan ve karalamaya rağmen ayakta duran vakıf eserlerimiz ve vakfiyelerimiz.

 Vakfetmek Sahabi Ahlâkı

İlâyı Kelimetullah yolunda şehid ve gazi olan ecdadımız kadar, parasını, malını, mülkünü Allah için vakfeden insanımız da mübarek ve muazzezdir.

İmam Şafiî (Rh.A), “Allahu Tealâ’nın rızasını kazanmak maksadıyla yapılan vakıf, cahiliyet ehlinin işi değildir, müslümanlar tarafından yapılagelmiştir.” diyerek önemli bir noktanın altını çizer. Hz. Cabir (R.A.): “Ben hicret edenlerden veya ensardan mal sahibi olup da vakıf veya tasaddukta bulunmayan hiç kimseyi tanımıyorum.” derken, vakıf kurumunu bütün hayata yayanların kimleri rehber aldığını ve kimlerin izinden gittiklerine ışık tutar.

İnsanı mübarek ve muazzez kılan özellik, nefsin alt edilmesi, bencillikten kurtulması ve din kardeşini nefsine tercih etmesiyledir. Tıpkı Asr-ı Saadet’te ensarın muhacirlere muamelesi gibi… İnsanın varlığını Allah yolunda seferber etmesi, ötekinin varlığını kabul ederek, onun da yaşaması ve kalkınmasını sağlaması, onun da şahsiyet kazanarak erdemli toplumun oluşumuna yardımcı olması kadar önemli bir gayret var mıdır?

İşte vakfın ana felsefesi budur. Bu uğurda, malının parasının yanında bizzat kendi hayatını vakfetmiş insanlar da vardır. Tarihte ve bugün kâmil mürşidlerin yaptıkları bundan başka neyle izah edilebilir ki?

Ötekini nefsine tercih etmek… Paylaşmak ve bölüşmek… Elindekini bir menfaat beklemeden dağıtmak… Bu ancak peygamberlere ve Allah dostlarına has ulvî bir davranıştır. “Peygamberlerin mirası olmaz” hadis-i şerifini düstur edinmek, herkesin kârı değil. Yunus Emre “Mal sahibi mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi?” derken bu noktaya parmak basıyordu.

 Halka Hizmet Sadece Devletin İşi mi?

Bizim kültürümüzde devlet anlayışı, halkı ezmek, insanları idareye kul etmek değil, aksine Allah’ın emaneti olan ahaliye hizmet etmek ve adalet üzere yönetmektir. İdarî kurum ve kuruluşlar, halkın huzur ve sükûn içinde yaşaması için faaliyet gösterir. Bu yolda yapılan çalışmalara izin ve destek verir.

İşte bu anlayışın tam manasıyla uygulandığı dönemlerde eğitim, kültür, din, sağlık, ulaşım gibi bütün hizmetler, yönetimdeki ve toplumdaki himmet sahibi varlıklı kimselerin kurdukları vakıflarca sağlanırdı. Padişahlar, vezirler, beyler, valide sultanlar, eşraf, hayır sahibi gücü yeten her insan bu hayır yarışına güçleri nisbetinde katkıda bulunurlardı.

II. Bayezid devri müelliflerinden Cantacasin şöyle der: “Küçüğü ve büyüğü ile Türk ileri gelenleri, cami ve hastane yaptırmaktan başka bir şey düşünmezler. Yaptıkları bu kurumları zengin vakıflarla desteklerler. Yolcuların konaklaması için kervansaraylar inşa ettirirler. Yollar, köprüler, imaretler yaptırırlar. Türk büyükleri, bizim senyörlerimizden çok daha hayır sahibidirler, son derece misafirperverdirler. Hıristiyan ve yahudileri memnuniyetle misafir ederler. Onlara yiyecek-içecek verirler. Bir Osmanlı, karşısında yemek yemiyen bir adamla -adam hıristiyan ve yahudi bile olsa- yemeği paylaşmamayı çok ayıp sayar.”

Bizi maziye bağlayan kültür ve medeniyetimiz, vakıflar sayesinde gelişmiş, büyümüş ve kökleşmiştir. Üç kıtaya vurduğumuz silinmez mühürler, toprağımızın tapu senetleri binlerce abidevî eserler, hep vakıf eserleridir.

Batılıların yirminci asrın başında keşfettikleri İslâm’ın bu gönüllü kuruluşu, yönetimlerin merkezden idare yerine, mahallinden idareyle topluma daha hür ve daha müteşebbis bir ruh kazandırılmasında önemli roller üslenmişti.

Türklerin İslâmiyet’i kabulü ile bilhassa Selçuklular zamanında vakıf, özellikle yerel kamu hizmetlerinin görülmesinde ön plana çıkarılmış, mahallinde idareye önem verilmiş, vakıf müessesesi köklü bir hale getirilmiştir. Osmanlılar zamanında ise kurumlaştırılmıştır. Öyle ki, vakıflar Osmanlı insanının doğumundan ölümüne kadar hayatında önemli bir yer tutmuştur.

Osmanlı toplumunda kamu görevlisi kişiler ve reayadan vakıf kuran insanlar, kurulan vakıfların başına çalışkan, dürüst, güvenilir, faziletli, zühd sahibi, salih ve dindar kişiler getirmişler ve böylece vakıf hizmetlerinin aksamadan yürümesini sağlamışlardı.

 Bir Hayırla Yad Edilmek

Arkalarından hayırla yâd edilmeyi arzu eden insanlar, şifahaneler, mektep ve medreseler, kütüphaneler, sebiller, çeşmeler, kervansaraylar, camiler, mescidler, yollar, köprüler, deniz fenerleri, kaldırımlar, gaslhaneler, umumi tuvaletler; kısaca toplum hayatında insanca yaşamayı, huzur ve sükûnu, kardeşliği, dostluğu, insanlığı ortaya çıkaracak ve yaşatacak alanlarda vakıflar ihdas etmişlerdi.

Hizmetçilerin kırdıkları eşyalardan dolayı hırpalanmamaları için zararı karşılayacak vakıflar kurulduğu gibi, evlenecek kızlara çeyiz, çocukların koşup oynayacağı, gülüp eğleneceği bayram ve mesire yerleri de vakfetmişlerdi. Bu tür hizmete yönelik vakıflar arasında, Kanunî’nin Mekke’ye su getirmek için kurduğu vakıf ve hacıları güneşten korumak için Harem-i Şerif’i 360 kubbe ile örtmesi dikkat çekici örneklerdir. Aynı Padişah, İstanbul’un su ihtiyacı için de kendi kesesindenbüyük masraflar yapmıştı.

Aynı anlayışla ecdadımız, yolcular için hanlar, hayvanlar için barınaklar, parasız kaplıca ve hamamlar, ücretsiz ölü hizmetleri ve mezarlıklar, ticaret için bedestan, kapalı çarşılar ve akla gelebilecek her alanda vakıflar tesis etmişlerdi. Mesela ticareti ayakta tutan kervansarayların vakfiyesinde yolcuların, hayvanları ile beraber üç gün misafir edileceği, ücretsiz yedirilip içirileceği şartı vardı.

 Medeniyetimizin Kimlik Belgesi: Vakfiyeler

Kurulan vakıfların hangi şartlarda hizmet vereceği, mahkemelerde kadı kararı ile şahitler huzurunda tanzim edilen belgelerle belirlenirdi.

Vakfiye adı verilen bu belgeler, Allah’a hamd ile başlar. Hz. Peygamber’e salât ve selam ile hayır ve hasenatın sevabını teyid eden ayet ve hadis-i şeriflerle devam eder, daha sonra tescil işlemini yaptırmak için mahkemeye başvuran vakıf sahibi veya yetkili kıldığı şahsın ismi, şöhreti ve ikamet ettiği yerler kaydolarak, vakfedenin sözleri aynen kayda geçirilirdi.

Vakıf yapmak bazı binaları ve tesisleri yapıp ortada bırakmak değildi. Vakıf müessesesi muazzam bir işti. Ortaya konulan hizmetin asırlarca (hatta kıyamete kadar) devam etmesi, kurulan tesisin çalışması, korunması, görevlilerin ücretleri gibi akla gelebilecek en ince detaylara kadar tedbirler alınırdı.

Örnek olması açısından III. Selim’in annesi Mihrişah Valide Sultan’ın Eyüp’te yaptırmış olduğu İmaret ve külliyesinin vakfiyesinden bazı şartları sayalım;

“Eyüp’te Bostan İskelesi’nde Allah rızası için bütün levazım ve mühimmat ile birlikte ben zerlerinden üstünlüğü olan yüksek kubbeli imaretlerinde pişirilip, fukaraya ve ehl-i hizmet olan mürtezikalara dağıtılmak üzere her gün 12’şer kilo un satın alınıp, her biri 100 dirhem olmak üzere fodla pişirilmeli… Yine mezkur imarette sabah çorbası için her gün 28 okkadan her yıl 324, günde 907 kilo 2 okka mısır unu satın alınıp sabah çorbası pişirilmeli. Yine sözü edilen sabah çorbası için günde 2’şer okka 100 dirhemden her sene 324, günde toplam 729 okka sade yağ satın alınmalı…”

Görüldüğü gibi en ince ayrıntı hesap edilmiş ve vakfiyelerde yer almıştır.

Osmanlılar akıl almaz vakıflar tesisi etmişlerdi. Donanmaya kadırga yapılması, gönüllü askerlerin silahlandırılması, kale ve hisar tamiri, çocukların yazın ve baharda mesire yerlerine götürülmesi, su soğutmak için kar ve buz tahsisi, yılın belirli günlerinde şerbet dağıtılması, Mevlid ve Kur’an okutulması, fakirlere kışın odun ve kömür verilmesi, okçuluk ve güreşçilik gibi sporların yapılabilmesi için gelir, köpeklere ekmek doğranması, kuşlara pirinç saçılması, borçluların borçlarının ödenip hapisten kurtarılması, kitap yazımında faaliyet gösterenlerin teşviki vb…

Osmanlı medeniyeti bir vakıf medeniyeti idi. Hayırda yarışan insanların dünyaya örnek olan faaliyetleri ne yazık ki muhteris ve ehil olmayan ellere düşünce dejenere edildi. Savaşlar, göçler ve ekonomik bunalımlar vakıf hizmetine büyük darbe vurdu. Devletin ve toplumun gelişme ve gerilemesi ile doğru orantılı olarak vakıf kurumunda da iniş ve çıkışlar görüldü.

Ecdadımızdan bizlere yadigar kalan akıl almaz sayıdaki vakıflara ihanetimizin bedelini çok ağır bir şekilde ödediğimizin farkında değiliz. Haram bulaşmış mal ve haramla kazanılmış evlatlar… Binlerce insan, bilerek veya bilmeyerek vakıf mallarını sorumsuzca vakfiyesindeki amaç dışında kullanıyor, oralarda barınıyor, oralardan para kazanıyorlar.

Helal ve haram noktasında hiçbir endişesi olmadan vakıflarla iştigal edenlere şu atasözümüzü hatırlatmakla iktifa ediyoruz.

“Vakfa bir çivi çakan abad, bir çivi söken berbad olur.”


Sosyal medya: