Şah-ı Nakşibend Muhammed Bahaüddin (k.s.)

Necip Fazıl Kısakürek’ten

Hicrî 718’de (1318), Buhara’ya bir fersah mesafede Hindüvan isimli köyde doğdular. Sonradan bu köyün ismi (Kasr-ı Ârifan) oldu.

Şah-ı Nakşibend, maddede ve mânada Seyyid.

Hem zarf, hem mazruf yoliyle, kâinat sırrının kaynağından geliyor.

Çocukluğunda bile harikulâde… Gece karanlığında da görüneceği hissini veren pırıltılı bir alın…

Beşikten, Hâce Muhammed Bâbâ (Semmasî) ye nasıl bir rayiha neşrettiği biliniyor.

Seyyid Emir Külâl’in elinde yetişti ve Hâce Abdülhalik Gücdüvâni Hazretlerinin de ruhaniyetlerinden terbiye gördü. İkinci ruhanî terbiye yolu bakımından, zâhirde mürşidi olmadan yetişenlere denildiği gibi, “Üveysî”dirler.

Buhara sokaklarından geçerken, bir nazarı değdiği insanı allak bullak etmeğe, işini gücünü bıraktırmaya, arkasına ve eteğine düşürmeğe kâfidir.

***

Buyurdular:

- Hak yolunda benim himmetim, Allah’tan başka her şeyden geçip yalnız ona ermekti. Hakkın inayeti erişti ve beni kendisinden gayri her şeyden geçirip gayeme ulaştırdı.

Biri sordu:

- Siz yolunuzda halktan kaçmak ve açık zikir yok… Ya neye dayanıyor yolunuz?

Cevap verdiler:

- Bizim yolumuz, zâhirde halk, bâtında Hak ile olmaya dayanır.

Soruyorlar:

- Sizden niçin bu kadar az keramet zuhur ediyor?

Hiç bir keramet, şu cevaptakine denk olmaz:

- Sırtımızda taşıdığımız bunca vebal yüküne rağmen ayakta durmamızdan büyük keramet mi olur?

***

Dervişlerden biri, adamın biriyle kavga ediyor ve onun kalbini kırıyor. Sonra Buhara’ya gelip huzura çıkıyor. Ne bir iltifat, ne bir alâka… Böylece sürüp gidiyor.

Derviş Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin iltifatını kazanmak için çırpınıyor, baş vurmadığı kimse bırakmıyor, tekrar huzura çıkıp gözyaşları içinde yalvarıyor.

Buyuruyorlar:

- Köyüne dön, incittiğin adamın gönlünü al, hatırını hoş et ve gel!.. Bunu yapmadıkça seni sohbetime alamam!

Derviş, mahzun, köyüne dönüyor, adamı buluyor, fakat bir türlü gönlünü alamıyor. Adam, çok derinden yaralanmıştır. Biçare derviş her gün uğraşadursun…

Birdenbire Şah-ı Nakşibend Hazretleri o köyde… Dervişe misafir oluyorlar. Kalbi incinen adamın evine gidiyorlar ve yanaklarını kapının eşiğine koyup yalvarıyorlar:

- O suçu dervişim işlemedi, ben işledim! Affet!

İncinen adam o kadar müteessir oluyor ki, hemen hakkını helâl ediyor. Ve asıl kendisinin affedilmesini isteyerek Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin mübarek eteklerine yapışıyor.

Artık o da yola girenlerden…

***

Buyurdular:

- Biz, sevgiliye eriştirmeye vasıtayız. Yola düşenlere gerektir ki, sonunda bizden kesilip sevgiliye ulaşsınlar…

***

Buyurdular:

- Arif’in kalbi kadar geniş ve büyük, başka hiç bir şey yoktur. Yerler ve gökler ârif’in kalbine nisbetle bir noktacık gibidir. Bu yüzdendir ki, Allah, “Yerlere ve göklere sığmadım, Mü’min kulumun kalbine sığdım.” buyurdu.

***

Buyurdular:

- Kalblerin büyüklüğü aslında birdir; lâkin onlardaki marifetlerin büyüklüğü başka başka…

***

Şu sual ve cevaba bakınız?

- Kurtuluşun yolu nedir?

- Son nefesinde hangi hal üzerinde olacaksan hep öyle olmak…

***

Şah-ı Nakşibend Hazretleri, ruhlarını teslim etmek üzere… İki elini kaldırıp duada:

- Yarabbi, benim yoluma gireceklere senden lütuf ve hayr isterim… Yarabbi, sana ahdediyorum: Bana bağlanacaklara ve benden hakkı öğrenip işleyeceklere şefaat etmedikçe bana başka bir iş nasip etme! Yarabbi, bu yolun yolcularına inayet et!..

Ve ellerini mübarek ruhlarına sürüp vefat ettiler.

***

Sene-i Hicrî 791… 73 yaşındalar.

Doğdukları “Kasr-ı Ârifan” da hastalanıp yatağa düşüyorlar.

Son dem… Ellerini duaya kaldırıp uzun müddet öylece kalıyorlar. Nihayet yüzlerine sürüp, kendi elleriyle gözlerini kapatmış gibi… Havluyla yüz siler gibi… Perdeyi elleriyle çeker gibi… Ruhlarını teslim ediyorlar.

***

Buhara’da, ârifler sarayı mânasına “Kasr-ı Ârifan” isimli köydeki mübarek kabirlerinin üstünden geçen rüzgâr, aldığı kokudan sarhoştur.


Sosyal medya: