Nefs Denilen Firavun

Nefs Denilen Firavun

“Eylegil tâbût-ı cismin garka-i Nîl-i fenâ
Tâ bula Mûsî-i can Fir’avn-ı nefsinden mefer.” (Nev’î)

[Cisminin tabutunu yokluk Nil’inin (sularına) bırak ki can Musa’sı nefs Firavununun (elinden kurtulup) sığınabileceği bir yer bulsun.]

Hz. Musa a.s.’ın hikâyesini bilirsiniz. Mısır Firavunu, İsrailoğullarından gelecek bir çocuğun ileride saltanatını yıkacağı kehanetini önlemek adına, o sene doğan bütün erkek çocuklarının öldürülmesini emreder. Hz. Musa bu sıralarda doğmuş ve annesi bebeğini kurtarmak için onu bir sala koyarak Nil nehrinin sularına bırakmıştır. Sonrası malum. Firavun’un zevcesi Nil kıyısında bulduğu bu çocuğu sahiplenecek, sarayda büyüyen Hz. Musa bir peygamber olarak insanlara hayrı ve hakkı tebliğ edecek, zulüm düzenine son verecektir.

Osmanlı’nın 16. asırdaki büyük âlim ve şairlerinden Nev’î Yahya Efendi, yukarıdaki beytinde bize bu hadiseyi hatırlatıyor gibi görünse de, aslında nefsin tasallutundan kurtularak ilahi tecellilere mazhar, salih bir kul olabilmenin yol ve yöntemini anlatmak istiyor.

İnsan, iki yönünün iki farklı çağrısı arasında imtihana tabi tutuluyor bu dünyada. Bir yanda maddi varlığının yahut beşeriyetinin istek ve ihtiyaçlarını ölçüsüzce karşılamaya, dünyaya, nisyana ve tuğyana çağıran nefsi var. Diğer yanda ise âdemiyetinin, ilahi bir nefha olan ruhunun asl’a, ahde sadakata, Allah Tealâ’ya kulluğa daveti…

Âdemiyetinin çağrısına uyduğu zaman kurtuluyor insan ama bu kolay değil. Nefsin tahakkümünü kırmadan Elest Meclisi’ndeki ahdini hatırlaması da bunun icaplarına uygun davranması da mümkün olmuyor.

Can veya ruh, Cenab-ı Hakk’ın talimiyle esmâyı öğrenen âdemiyetimizdir bizim. Nübüvvetle vazifeli bütün peygamberler gibi sırat-ı müstakimi görme ve gösterme keyfiyeti sebebiyle Hz. Musa’ya benzetilmiştir. Elest Bezmi’ndeki ilahi hitabın muhatabı olmakla yine tıpkı Hz. Musa gibi ruhumuz da “kelîmullah”tır. Fakat kelîmullah olarak ilahi hitabın davet ve talimatını tebliğ edebilmesi için Firavun’un tehdidinden kurtulması gerekir. Firavun, insanın nefsidir. Nefs de Firavun gibi benlik güder. Vârına aldanıp kendini hakikaten müstakil bir varlık zanneder. Kibirli ve muhteristir. Hevasının peşinde hiçbir ölçü tanımaz. Ruhun Hakk’a çağrısından, ikaz ve itirazlarından rahatsız olur. Gafletle, inkârla, şiddetle susturup tesirsiz kılmak için adeta öldürmek ister onu.

Böyle bir akıbetten kaçıp kurtulmak için tek çare, nefsin tahakküm sahasından çıkmaktır. Can henüz onunla mücadele edecek kıvamda değildir çünkü. Nefs mademki beşeriyetimiz üzerinden kurar sultasını, yani onun tahakküm sahası maddi varlığımızdır; o halde maddi yanımızı, cismimizi suya vererek, beşeriyetimizi yok saydırarak ulaşabiliriz bu kurtuluşa.

Öyleyse cismi, onu var edenin sakındırdığı manevi bir yokluktan kurtulsun diye, şefkatli bir el marifetiyle tabuta koyup, bekâ bulduran bir fanilik akışına bırakmak gerekecektir. Bunun adı ölmeden evvel ölmektir. En az anne eli kadar müşfik ellerin müdahalesi olmadan insanın tek başına çıkabileceği bir yolculuk değildir. Bu yoldaki tehlikeler ancak teslimiyetle aşılır. Teslimiyet, ebedi hayatı tercihteki kararlılığın, niyetteki samimiyetin eseridir. Nil’in azgın sularını da Firavun’un sarayını da emin kılan semereleri vardır.

Hz. Musa’nın Firavun’dan kaçıp yine Firavun’un sarayında emniyet bulması bu yolculuğun bir başka veçhesine işarettir. Ölmeden evvel ölmek, maddi ölüm gibi nefsin de hüküm sürdüğü bedenden, beşeriyet ikliminden büsbütün kopmak değildir. Bâtında bir yolculukla ulaşılan manevi bir haldir bu. İnsanın enaniyetinden sıyrılıp özüne dönmesi, gafletten kurtulup kendine gelmesidir.

Ruhumuz da nefs gibi vücut ülkesindedir neticede ve aslolan bu ülkenin başkentinde, kalpte hangisinin hükmettiğidir. Nev’î, hükümdarlık mücadelesinden değil, böyle bir mücadeleye daha sonra girişebilmenin şartından, canın muhafazasından bahsetmektedir gerçi ama kıssadan da hatırlanacağı üzere, Hz. Musa Firavun’u nasılsa yenecektir. Bütün mesele evvel emirde Musa’ların öldürülmesine, âdemiyetin zayiine, ruhun varlığının unutturulmasına mani olmaktır. Dolayısıyla bizi bu safhada alakadar eden husus, Firavun ile Hz. Musa’nın bir arada olması gibi nefs ile ruhun bir arada olduğunu bilmek ve bir şekilde nefsin tasallutundan kurtulmaktır.

Hem Firavun’un hem Hz. Musa’nın içimizde olması, nefs ile can, yahut beşeriyet ile âdemiyet arasındaki mücadelenin içimizde olduğu manasına gelir. Firavun da biziz, Hz. Musa da… Hangisi olmak istiyorsak onu seçme hürriyeti verilmiş bize ve bu seçimimizden sorumlu tutulmuşuz. Dünya imtihanımız da bundan ibaret aslında.
Bu imtihanı daha baştan kaybetmemek, ebedi hayattan mahrum kalmamak için aslî hüviyetimizi korumanın; hakiki diriliğimizi, canımızı kurtarmanın yolunu hatırlatıyor Nev’î Yahya Efendi. Diyor ki, maddi varlığınızdan geçmeden, varlık zehabından kurtulmadan, dünya vârınızı suya vermeyi göze almadan nefs denilen firavunun zulmünden kaçmak da onunla mücadele etmek de muhaldir.

Bizi asıl sahibimize havale ederek kutlu bir akışa katacak müşfik ellere ihtiyacımız var öyleyse.


Sosyal medya: