İstikamet Üzere Olunca

İstikamet Üzere Olunca

Mevlâna Halid-i Bağdadî’nin kesme taşla örülmüş, yeşil kubbeli küçük ve mütevazi türbesine vardığımızda giriş kapısının üzerindeki Abdülhamid tuğrası karşılıyor bizi. Sultan II. Abdülhamid, Osmanlı’nın son zamanlardaki hengâmede ayakta kalmayı biraz da Halidî şeyhlerinin himmetine borçlu olduğunu biliyor. Türbe bu borca karşı küçük bir teşekkür gibi.

Kâbe’ye yönelip Delâil-i Hayrât okumakta olan genç müderrisin Allah vergisi çok güçlü bir hafızası, keskin bir zekâsı vardı. Bir kere okuduğunu unutmuyor, en zor ve karmaşık meseleleri hemen kavrıyordu. Son derece çalışkan ve azimliydi. Süleymaniye’nin en büyük alimlerinde okumuş, daha delikanlılık çağlarında iken din ilimleri yanında astronomiden geometriye kadar fen ilimlerinden de icazetler almıştı.

Yirmi yaşında medresede ders vermeye başladı. Kendisine getirilen her müşkülü çözen, isminden övgüyle bahsedilen meşhur bir alim olmuştu genç yaşta. Fakat takvasına, ibadetlerine çok düşkün olmasına, ilminin derinliğine, gördüğü itibara rağmen, adını koyamadığı bir eksiklik hissediyordu içinde. Bu eksikliği gidermek ümidiyle hacca niyet etmiş, külfetli bir yolculuktan sonra Mekke’ye ulaşmıştı.

İşte şimdi içinde bulunduğu Cuma gününün feyzinden de istifade için Kâbe’yi tam karşısına almış, Delâil-i Hayrât okuyordu. Bir ara, sırtını Kâbe’ye dönmüş, kayıtsızca oturan ve kendisine bakan bir adama takıldı gözü. Canı sıkıldı. İçinden, “Bu ne edepsizlik böyle! Hiç sıkılmadan Kâbe’ye sırtını dönmüş oturuyor.” diye buğzetti. Adam, onun aklından geçenleri okudu adeta ve “Halid!” diye seslendi; “Mümine hürmet Kâbe’ye hürmetten öncedir. Hem Medine’de sana söylenenleri ne çabuk unuttun?”

Uzaklara işaret var

Sonraları Mevlâna Halid Bağdadî ismiyle anılacak genç müderris sarsıldı. Mekke’ye gelmeden önce Medine’de bir müddet kalmış, orada Yemenli bir zat kendisine, “Mekke-i Mükerreme’ye vardığında edebe aykırı bir hal görürsen hemen reddetme..” ikazında bulunmuştu. Az önce ayıpladığı adam bu nasihati hatırlatıyor, tanışmadığı halde kendisine adıyla hitap ediyor, aklından geçirdiklerini biliyordu. Velilere mahsus kerametlerdi bunlar. Ama Mevlâna Hâlid böyle kerametlerin muhatap için bir mesaj olduğunu anlayacak kadar feraset sahibiydi. Hemen adamın ellerine sarıldı, af diledi, himmet istedi. Adam, “Hayır” dedi; “Senin işin burada değil, orada tamam olacak”. Eliyle Hindistan taraflarını işaret ediyordu.

Mevlâna Halid dönüp Süleymaniye’ye geldi; medresedeki derslerine yeniden başladı. Fakat aklı fikri Kâbe’deki Allah dostunun işaretindeydi. Bu işaretin biraz daha belirginleşmesini beklemeye başladı. Çok geçmedi, önce rüyasında Hz. Peygamber s.a.v.’den Hindistan’a gidip zamanın en büyük velilerinden Abdullah Dihlevî k.s. hazretlerine intisap emri aldı. Sonra Dihlevî’nin müritlerinden Mirza Abdurrahim, mürşidinin selamıyla çıkıp geldi ve davetini iletti. Mevlâna Halid ile Mirza Abdurrahim arasında Mevlâna Celaleddin ile Şems’inkine benzer bir dostluk oluşmuştu. İkisinin de gözü birbirlerinden başka kimseyi görmüyordu artık. Mevlâna Halid derslerini ve talebelerini ihmal ediyor, bu hal hoşnutsuzluklara sebep oluyordu. Varılacak menzil de kesinleştiğine göre yola düşmenin vaktiydi. İki dost 1809 senesinde İran ve Afganistan üzerinden Hindistan’a doğru yola koyuldular.

“Halid bizdeki her şeyi alıp götürüyor”

Kona göçe bir yıl sürdü yolculuk. Mürşidi Şah Abdullah Dihlevî’nin Cihanâbâd (Delhi) şehrindeki dergâhında bir müddet yerleri süpürüp dervişlere su taşıyan bu meşhur alim, kısa zamanda manevi kemalini tamamladı, velayet-i kübrâ makamına ulaştı. Beş ay sonra irşat vazifesiyle Bağdat’a gönderilirken onu gözyaşlarıyla uğurlayan şeyhi Abdullah Dihlevî, vazifesini hakkıyla yapmış insanlara mahsus bir huzurla, “Halid, bizdeki her şeyi alıp götürüyor..” diyecekti arkasından.

Mevlâna Halid, alıp getirdiklerini dağıta dağıta Süleymaniye’ye, memleketine döndü. Bundan sonra fasılalar halinde Süleymaniye, Bağdat ve Şam’da devam eden hayatı, dünyanın dört bir tarafına dağılan bağlılarına Delhi’den aldıklarını vermekle geçti. Türlü sıkıntılarla, çilelerle geçen ömrü 9 Haziran 1827’de Şam’da noktalandı. Vasiyeti üzerine Kasiyun dağına defnedildi.

Yürüyüp yol göstermek

Mevlâna Halid Bağdadî k.s. hazretlerinin türbesini ziyaret etmek üzere Şam’ın kuzeyindeki mahallelerin dar sokaklarını tırmanırken, ister istemez onun yolculuklarını hatırlıyor insan. Önce Süleymaniye’den Medine ve Mekke’ye, sonra tekrar Süleymaniye’den ta Hindistan’a, Delhi’ye gidip dönmek suretiyle yapılan ve yıllar süren meşakkatli yolculuklar… Arkasından Süleymaniye, Bağdat, Şam arasında yine seyahatlerle geçirilen bir ömür… Bazen böyle oluyor. Bir kâmil mürşidin yürüyüp yol eylemesi gerekiyor ki takipçileri kolayca mesafe alsın, şaşırıp yoldan çıkmasın.

Nakşîliğin Mevlâna Halid Bağdadî’nin yürüyüşünden mülhem tarzına “Hâlidîlik” diyor kaynaklar. Halidîlik yeni bir yol, sâdât silsilesinin öteden beri sürdürdüğü çizginin dışında yeni bir çığır değil. Fakat bazen insanlar eski bir yol üzerinde de yürüyüşlerini alışkanlık haline getirip maksadını, menzilini, yürüme usul ve adabını unutuyor; izlere dikkat etmediği için istikametini yitirebiliyor. İşte böyle zamanlarda müminlerin velisi olan Cenâb-ı Hak, sırât-ı müstakîm üzere yürüyüp yol göstermesi, yoldaki izleri belirginleştirmesi için bir kulunu görevlendiriyor. Onun yürüyüşüyle izler tazeleniyor, yol tesviye ediliyor, işaretler yeniden yerli yerine konuyor.

Geçtiği yerleri yeşerterek yürümek

Mevlâna Halid hazretlerinin yolculuklarında böyle bir hikmet var sanki. Nitekim takip ettiği güzergâh yeni değil; biliniyor. Ama onu çok genç yaşta Kur’an ve Sünnet’in bütün inceliklerine vâkıf kılan ilahî takdir, bu belli güzergâhlar üzerindeki hemen her durakta neredeyse bütün sapkın yönelişlerin taraftar ve temsilcileriyle de karşı karşıya getiriyor. Mevlâna Hâlid Bağdadî meselelere hakim olmanın emniyeti ve tesirli hitabeti ile bazen nasihat ederek, bazen cedelleşerek Ehl-i Sünnet akaidine aykırı bütün unsurları temizleye temizleye yol alırken, geçtiği her yeri yeşertip yeniden diriltiyor adeta.

İşte Halidîlik, Mevlâna Halid Bağdadî’ye bahşedilen bu ihyâ kabiliyetinin bâtınî yoldaki tezahürü aslında. Öyle olmalı; zira o sıralar önü ve sonu ile irtibatı kesilip maksatsız bir gezinti sahasına çevrilen “yol”, Mevlâna Halid’den sonra dünyanın dört bir yanına ulaşarak büyük mücahitlerin şanlı yürüyüşlerine imkan vermiş. Halidî müntesiplerinden İran’da Şeyh Ubeydullah, Irak’ta Şeyh Taceddin, Kafkasya’da Şeyh Şamil, Suriye’de Şeyh Muhammed Halid el-Hamevî, Anadolu’yu İslâmlaştıran Horasan erenleri gibi zulme ve küfre karşı mücadele ederken; Halidî şeyhleri Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da bütün engellere rağmen medreseleri yaşatmaya çalışmışlar. Bu, aslından farklı ve yeni bir çığır açmak değildir elbette. Asırlar öncesinin tavrını, Yesevîlerin, Şâh-ı Nakşibendîlerin, Hâce Ahrar’ların çizgisini yeniden kuşanmaktır.

Olmazları olduran tavır

Kasiyun’a çıkıp Mevlâna Halid Bağdadî’nin kesme taşla örülmüş, yeşil kubbeli küçük ve mütevazi türbesine vardığımızda giriş kapısının üzerindeki Abdülhamid tuğrası karşılıyor bizi. Sultan II. Abdülhamid, Osmanlı’nın son zamanlardaki hengâmede ayakta kalmayı biraz da Halidî şeyhlerinin himmetine borçlu olduğunu biliyor. Türbe bu borca karşı küçük bir teşekkür gibi.

İçeri girip üzerine ayetlerin sırmayla işlendiği koyu yeşil kadifeyle örtülü merkadin bir yanına oturuyoruz. Baş tarafında mezar kitabesi mahiyetinde yazılar var. 1193 ve 1242 olarak verilen doğum ve vefat tarihleri dikkatimizi çekiyor. Mevlâna Halid Bağdadî hazretleri hicri takvime göre 49, miladi takvime göre 48 yıl yaşamış yani. Kısa bir ömür ve bu kadar kısa bir ömre sığan fevkalade mazhariyetler…

Nakşîlik Anadolu’dan Malezya, Endonezya ve Cava’ya; Kafkaslardan Balkanlara, üstelik aslî mecrasını bularak bu zaman diliminde bir daha yayılıyor. Bu kadar ömre bu kadar yol nasıl sığar, bu kadar ömürde nasıl bu kadar tesir bırakılır; bu kadar zorluğa, sıkıntıya, çileye nasıl tahammül edilir?

Merkadin iki yanına işlenmiş Ayete’l-Kürsî ile cevap alıyoruz önce: Allah Teâla, bütün âlemlerin olduğu gibi, kendisine giden yolların da “Kayyûm”udur; koruyup gözetecek, tıkanıp kapanmasına izin vermeyecektir şüphesiz. Sonra mezarın üst yan taraflarında iki ayet: Biri Yunus suresinin “İyi bilin ki Allah’ın velileri üzerine korku yoktur; onlar mahzun da olmazlar.” mealindeki 62. ayeti. Diğeri ise Fussilet suresinden 30. ayet. Mealen: “Rabbimiz Allah’tır deyip sonra da istikamet üzere olanlara gelince… Onların üzerlerine melekler iner ve derler ki: Korkmayın, üzülmeyin, size vaad edilen cennetle sevinin.” buyuruluyor.

Her iki ayette de Allah dostlarının karşılaştıkları sıkıntılar karşısında korku ve ümitsizlikten uzak oldukları müjdeleniyor. Ancak özellikle Fussilet suresinin 30. ayetinde bu dostluğun gereği, “Rabbimiz Allah’tır deyip sonra istikamet üzere olmak” şeklinde ifade buyuruluyor. Ayetteki “sonra istikamet üzere olanlar” mealiyle karşılanan “sümme’stekâmû” ibaresini Hz. Ebubekir r.a., “ikrarlarında sabit olup mucibince amel edenler; sözde kalmayıp fiilde de doğru yolda olanlar” diye tefsir etmiş. Galiba bütün mesele burada. İstikamet üzere olunca kısa bir ömür sürseniz dahi Cenab-ı Hak olmazları olduruyor, hadsiz nimetlere nail ediyor sizi.

Mevlâna Halid’in Eserleri

Mevlâna Halid-i Bağdadî hazretlerinin çeşitli kütüphanelerde bulunan ve bazıları Türkçeye de çevrilmiş olan on eseri var. Bu eserlerin ilki Farsça, Arapça ve Kürtçe şiirlerini içeren Divan’ıdır. Bu eser önce Sadreddin Yüksel tarafından ve son olarak da Abdülcebbar Kavak tarafından Türkçeye tercüme edilmiştir.

Bir diğer önemli eseri ise zamanında farklı kişilere göndermiş olduğu Arapça ve Farsça mektuplardır. Mektûbât adıyla derlenen bu mektuplar Türkçeye de çevrilmiştir. Mektuplarda Mevlâna Halid’in göstermiş olduğu gayretler açıkça görülür.

Tasavvuf ve Nakşibendîlikle alakalı eserleri, rabıta ve zikr hakkında iki risalesi; yine mürid ve mürşid ilişkisi üzerine de bir diğer risaledir. En çok tanınan ve Türkçeye de Yakup Çiçek ve en son Abdullah S. Demirtaş tarafından tercüme edilmiş olan ve Halidiye Risalesi olarak meşhur olan risale ise, diğerleri gibi Nakşibendilik üzerine bir eserdir.

Mevlâna Halid Bağdadî hazretlerinin diğer eserleri ise farklı konularda kısa risalelerdir.

Kardeşlik Perçini

Türbeden dönüp geldikten sonra öğrendik; Kasiyun’un eteğindeki dar sokaklı üç mahallenin birinde Türkler, birinde Kürtler, birinde de Kafkas kökenliler yan yana yaşıyormuş. Sırtını Mevlâna Halid Bağdadî hazretlerine dayayınca böyle bir arada, kardeşçe yaşanabiliyor demek ki. Kardeşlik formülü arayanlara sorarlarsa hatırlatalım diye bir kenara not ettik bunu da.


Sosyal medya: