İman, İslâm İhsan

İman, İslâm İhsan

Müslüman bir toplumda doğduk, büyüdük. Şükür ki İslâm’la her an yüz yüzeyiz, kimliğimizde İslâm yazıyor. Bu durumda ya müslümanlığımızı gelenek olarak ya da bilinçli bir tercih ve şuur halinde yaşayacağız. Hakiki müslümanlık imanla başlar, ibadetlerle olgunlaşır, “ihsan” mertebesiyle kemale erer. Bu üç temel esası, Efendimiz s.a.v.’in meşhur “Cibril Hadisi”nden öğreniyoruz. Cebrail a.s, Hz. Peygamber s.a.v.’in de aralarında bulunduğu bir sahabe topluluğuna insan suretinde gelmiş, iman, islâm, ihsan ve kıyamet alâmetleri gibi bazı soruları Allah Rasulü s.a.v.’e sorarak cevaplarını almıştır. Bu hadis-i şerif ekseninde kendimizi tanıyalım, müslüman kimliğimizi şuur ve hal hareket planında kuşanalım.

Hz. Ömer r.a. anlatıyor:

“Bir gün Hz. Peygamber s.a.v.’le birlikte oturuyorduk. Hiçbirimizin tanımadığı, beyaz elbiseli, siyah saçlı, güzel kokulu, yoldan gelmiş gibi bir hâli olmayan birisi çıkageldi. Efendimiz’in huzuruna kadar geldi, edeple önüne oturdu, ellerini dizlerinin üzerine koydu ve:

– Ya Muhammed, bana İslâm’ın ne olduğunu anlat, dedi. Allah Rasulü s.a.v.:

– İslâm, Allah’tan başka ilâh bulunmadığına ve Muhammed’in O’nun peygamberi olduğuna inanman, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, ramazan orucunu tutman ve gücün yetiyorsa Allah’ın evini ziyaret edip hac yapmandır, diye cevap verdi. O kişi:

– Doğru söyledin, dedi.

Biz onun bu tutumuna hayret ettik. Zira hem soruyor, hem de Allah Rasulü’nü tasdik ediyordu. Gelen zat sonra:
– Bana iman’dan haber ver, dedi.

Allah Rasulü s.a.v.:

– İman, Allah’a, O’nun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, hayır ve şerrin bir kaderle meydana geldiğine inanmandır, diye cevap verdi. O kişi:

– Doğru söyledin, dedi ve sonra:

– Bana ihsanı anlatır mısın? diye sordu. Allah Rasulü s.a.v.:

– İhsan, Allah’ı görüyor gibi O’na ibadet etmendir. Sen O’nu görmüyorsan da O seni görmektedir, buyurdu. Gelen zat:

– Bana kıyametin ne zaman kopacağını haber verir misin? diye sordu. Allah Rasulü s.a.v.:

– Bu konuda soru sorulan kişi sorandan daha bilgili değildir, buyurdu. Gelen zat:

– O halde onun belirtilerinden haber ver, dedi. Allah Rasulü s.a.v., kıyametin bazı alametlerinden haber verdikten sonra o kişi kalktı, cemaatin içine girdi ve bir anda gözden kayboldu. Bir müddet sonra Allah Rasulü s.a.v. bana dönerek:

– Ömer, soru soranın kim olduğunu biliyor musun? diye sordu. Ben:

– Allah ve Rasulü daha iyi bilir, dedim. O zaman buyurdu ki:

– O Cebrail idi. Size dininizi öğretmeye gelmişti.. (Buharî; Müslim; Ebu Davud; Tirmizî; İbn Mâce)

Bu hadisin farklı rivayetlerinde ilk olarak ‘iman’ın tarif edildiği zikredilir. Fakat kesin olan şu ki, vahiy meleği Cebrail a.s.’ın tasdikiyle Allah Rasulü s.a.v.’in dilinden dinin üç temel üzerine bina edildiğini öğreniyoruz. Bunlar iman, islâm ve ihsandır.

Bu üç esası ayrı ayrı inceleyelim.

Kalpte iman, amelde islâm

İman; Allah’ın varlığını, birliğini, O’nun ortağı ve benzeri olmadığını, bütün varlıkları yaratan ve yaşatan, öldüren ve dirilten, kemal sıfatların sahibi, noksan sıfatlardan uzak, ibadete layık tek ilâh olduğunu kabul ve şahitlik etmektir. Bununla birlikte yüce Allah’ın meleklerine, peygamberlerine, peygamberlerine indirdiği kitaplara, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna, kıyamet gününe, öldükten sonra dirilmeye, hesaba, cennetin ve cehennemin mevcut olduğuna, her ikisine de girecek insanların ve cinlerin bulunduğuna inanmaktır.

Neye ve nasıl iman etmemiz gerektiği hususu pek çok ayet-i kerimede açıklanmıştır. Onlardan biri şudur:

“Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, müminler de (iman ettiler). Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler.” (Bakara, 285)

Rasul-i Ekrem s.a.v., Cibril Hadisi’nde iman ile İslâm’ı birbirinden ayırmış; amelleri İslâm olarak tarif etmiştir. Ayrıca “İslâm açıkta tezahür eder, iman ise kalptedir.” hadis-i şerifi de bu meyandadır. Cenaze namazı kıldırdığında da şöyle dua ederdi:

“Allahım, içimizden yaşattığın kimseleri İslâm üzere yaşat. Aramızdan vefat ettirdiklerini ise iman üzere vefat ettir.” (Ebu Davud; Tirmizî)

Ehl-i Sünnet alimlerimiz iman için “Kalbin tasdiki/onayı ve dilin ikrarıdır.” demişlerdir. İmanın dil ile ifade edilmesi insanın mümin olarak kabul edilebilmesi için bir şart olarak kabul edilmiştir. Fakat imanda asıl olan kalbin kabulüdür. Kalbin tam olarak kabullenmediği bir sözlü ifade imanda kemalin eksikliğini gösterir.

Her mümin müslümandır. Zira iman esaslarını tasdik eden ve onu kalbinin derinliklerine yerleştiren kişi, İslâm’ın emrettiği amelleri de yerine getirir. Eğer kişinin imanı onu İslâm’ın emrettiği amelleri yapmaya sevk etmiyorsa, gerçek manada kalbe yerleşmiş ve kemale ermiş sayılmaz.

Bunun yanında İslâm’ın emrettiği amelleri yerine getiren herkes de kâmil manada mümin değildir. Bazı kimselerin imanı tam manasıyla kemale ermiş ve kalbin derinliklerine yerleşmiş olmayabilir. Yine de böyle bir imana sahip olan kişi, tam manasıyla mümin olmasa bile İslâm’ın emrettiği amelleri işler ve müslüman ismini alır. Şu ayet-i kerimede bu duruma işaret edilmiştir: “Bedevîler, ‘İman ettik!’ dediler. De ki: Siz (tam manada) iman etmediniz. Ama ‘müslüman olduk (boyun eğdik)’ deyin. Henüz iman kalplerinize tam olarak yerleşmedi.” (Hucurat, 14)

Müfessirler derler ki, bu ayette iman etmedikleri söylenen kimseler münafık değil, imanı zayıf olan kimselerdir.

Allah Tealâ, İslâm’a girer girmez kendilerini mümin olarak isimlendiren bedevîlerin bu sözlerini reddetti. Bu ayet-i kerimeden şu sonuç çıkmaktadır: İman kelimesi İslâm kelimesine göre daha özel bir anlam taşımaktadır. Yani iman kalben tam bir tasdik ve onayı ifade ederken, İslâm olmak ise bu hususta zayıflık olmakla beraber çeşitli sebeplerle gerçekleşen boyun eğmeyi anlatır.

Biz hangi noktadayız?

Gerçek manada iman mı ettik, yani mümin miyiz yoksa islâm hali üzere miyiz? Bunu nasıl anlayabiliriz? Bazı ayetlerde müminlerin özelliklerinden şöyle bahsedilir:

“Gerçek müminler, Allah anıldığında yürekleri ürperip titrer, kendilerine Allah’ın ayetleri okunduğunda imanları artar ve onlar yalnız Rablerine güvenen kimselerdir.

Onlar namazlarını dosdoğru kılan, kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcayan kimselerdir.
İşte onlar gerçek müminlerdir. Onlar için Rableri katında nice dereceler, bağışlanma ve tükenmez bir rızık vardır.” (Enfâl, 4)

“Eğer mümin iseniz ancak Allah’a güvenin.” (Mâide, 23)

“Şu halde, eğer mümin iseniz onlardan korkmayın, benden korkun.” (Âl-i İmran, 175)

Efendimiz s.a.v. de birçok hadis-i şerifte iman sahibi kimselerin vasıflarından şöyle bahsetmiştir:

“Allah’ı Rab, İslâm’ı din ve Muhammed’i peygamber olarak kabul edip razı olan kimse imanın tadını tatmış olur.” (Müslim, Tirmizî)

“Şu üç haslet kimde bulunursa imanın tatlılığını hisseder:

• Allah ve Rasulü’nü her şeyden daha sevmeye layık bulmak.

• Bir kimseyi sadece Allah rızası için sevmek.

• Allah Tealâ kendisini küfürden kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmeyi ateşe atılmaktan daha kötü kabul etmek.” (Buharî; Müslim; Tirmizî)

“İmanın en üstün mertebesi, her nerede olursan ol, Allah’ın seninle birlikte olduğunu bilmendir.” (Taberânî; Heysemî)

“Sizden herhangi biriniz, ben ona kendi çocuğundan, babasından ve bütün insanlardan daha sevimli olmadıkça gerçekten iman etmiş olmaz.” (Buharî; Müslim; Ahmed b. Hanbel)

“Kul Allah için sevip Allah için nefret etmedikçe samimi olarak imanı elde etmiş olmaz. Allah için sever ve Allah için nefret ederse Allah Tealâ tarafından bir velâyeti hak eder.” (Ahmed b. Hanbel)

“İmanı en sağlam şekilde ortaya koyan husus hiç şüphesiz Allah için sevmek ve Allah için nefret etmektir.” (Ahmed b. Hanbel)

“Kim Allah için verir, Allah için engel olur, Allah için sever, Allah için nefret ederse imanını kemale erdirmiş olur.” (Tirmizî; Ebu Dâvud; Ahmed b. Hanbel)

Rasulullah s.a.v.’e imanın en üstünü sorulunca da şöyle buyurmuştur:

– Allah için sevmen, Allah için nefret etmen ve dilini Allah’ın zikriyle meşgul etmen.

– Daha başka nelerdir, ey Allah’ın Rasulü, diye soruldu. Buyurdu ki:

– Kendin için sevip istediğini diğer insanlar için de sevip istemen, kendin için hoşlanmadığın şeyleri insanlar için de istememen.” (Ahmed b. Hanbel)

Yine şöyle buyurdu:

“İyilikleri kendisini sevindiren, kötülükleri kendisini üzen kişi gerçekten mümindir.” (Tirmizî; Ahmed b. Hanbel)
Yukarıda sayılan özelliklerin yanında ahlâklı olmak, müminlerle iyi geçinmek de hakiki imanın belirtisidir. Bu konudaki bazı hadis-i şerifler şöyledir:

“Müminlerin iman yönünden en mükemmel olanı, ahlâkı en güzel olanıdır.” (Tirmizî; Ahmed b. Hanbel)

“Sizden biriniz kendi canı için sevip istediği şeyi mümin kardeşi için de sevip istemedikçe iman etmiş olmaz.” (Buharî; Müslim; Tirmizî)

“İman sahipleri birbirlerine karşı sevgi, şefkat ve merhamette tek bir vücut gibidir. Vücudun bir uzvu rahatsız olunca bütün vücut rahatsız olur ve uykusuz geceler.” (Buharî; Müslim; Ahmed b. Hanbel)

Rasulullah s.a.v. Efendimiz, “Vallahi iman etmemiştir! diye üç kez tekrar buyurunca sahabiler:

– Kimdir bu iman etmeyen ey Allah’ın Rasulü, diye sordular. Efendimiz s.a.v.:

– Komşusu kendisinin kötülüğünden emin olmayan kişidir, diye buyurdu. (Buharî; Müslim)

“Mümin müminin aynasıdır, mümin müminin kardeşidir; onun eksiklerini tamamlar ve arkasından (yokluğunda) onu koruyup gözetir.” (Buharî; Ebu Davud)

“Komşusu aç iken karnı tok olan kişi mümin değildir.” (Hâkim; Ebu Ya’lâ)

Bütün bu ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerin bir özeti ve genel ölçü olarak diyebiliriz ki:

Allah’ın varlığına, birliğine ve Hz. Peygamber s.a.v.’in nübüvvetine gerçekten iman eden her mümin, Allah’a ve O’nun Peygamberi’ne tabi olur. Emirlerine uyar, yasaklarından sakınır. Bunların neler olduğunu öğrenmek ister, öğrendiğinde itaat eder.

İşte kendimizi -asla başkalarını değil- bu ölçülere göre değerlendirip hakiki mümin miyiz, yoksa içinde yaşadığımız toplum, kültür ve gelenekler üzerinden bir dinî yaşantı mı inşa ettik, bu ölçülerle anlayabiliriz.

Ayette geçen “Siz (tam manada) iman etmediniz. Ama ‘müslüman olduk (boyun eğdik)’ deyin. Henüz iman kalplerinize tam olarak yerleşmedi.” ihtarında pozisyonumuz nedir, yine yukarıdaki ayet ve hadislere göre kendimizi değerlendirerek anlayabiliriz.

Tam burada tasavvufî terbiyenin ne için var olduğu, İslâm’ın erken dönemlerinden itibaren neden müslüman toplumlarda büyük itibar ve yaygınlık kazandığını anlayabiliriz. Tasavvufun adap ve usulü, imanı zayıflıktan kemale, taklitten tahkike çıkartmak içindir. “Halâvetü’l-îman” denilen iman tatlılığına, iman lezzetine ulaşmak içindir. Yani müslim olmaktan mümin olmaya geçiş içindir. Cüneyd-i Bağdadî k.s. hazretlerinin ifadesiyle tasavvufun başı “lâ ilâhe illallah”, sonu da “lâ ilâhe illallah”tır. Fakat iki tevhid cümlesi arasında taklit ve tahkik, gaflet ve yakîn farkı bulunur.

Allah’ı görüyor gibi

Cibril Hadisi’nde zikredilen ‘ihsan’ kelimesini sözlükler bir şeyi iyi, güzel, doğru ve sağlam yapmak; güzel ve yararlı bir fiil işlemek; iyilik etmek ve ikramda bulunmak şeklinde açıklar.

Dinî bir kavram olarak “ihsan”, Allah’ı görüyor gibi ibadet etmek, farz görevleri yapmak, haram ve şüpheli şeylerden kaçınmak, samimi ve dürüst olmak, kendi nefsi için istediğini başkaları için de istemek, iyilik ve hayra yönelmek, kendisine yapılan kötülüğü affetmek, sıkıntılı ve rahatta, sevinçli ve kederli her hal ve şartta Allah’a itaat etmek gibi anlamlara gelir.

Hak Tealâ, ihsan sahibi kullardan, yani “muhsin”lerden olmamızı istiyor. Hem Hakk’a hem halka karşı her işi ve her görevi en iyi ve en güzel şekilde yapmamızı talep ediyor.

Muhsinlerden olabilmek için şartlarına uygun iman etmek, emir ve yasaklara bilerek, isteyerek, severek, samimiyet ve sadakatle uymak gerekir.

Efendimiz s.a.v.’ın ihsan kelimesini açıklarken, “Allah Tealâ’ya sanki O’nu görüyormuş gibi ibadet etmendir.” buyurması şu hususa işaret eder:

Kul Cenab-ı Hakk’a bu hal ve şuur üzere ibadet etmelidir. Bu hal sürekli olarak Allah’a yakın olduğunu, O’nun şahdamarından daha yakın olduğunu akılda tutmak, daima O’nun huzurunda bulunduğu şuuruna sahip olmaktır. Bu hal gerçekleşince, “Sanki O’nu görüyormuş gibi Allah’a karşı haşyet duyman…” buyrulduğu gibi, kulun Allah’a karşı haşyet, korku, heybet ve tazim duymasını sağlar.

İbn Ömer r.a şöyle demiştir: “Rasulullah s.a.v. beni tuttu ve: ‘Allah’a, sanki O’nu görüyormuş gibi ibadet et’ buyurdu.” (Ebu Nuaym; İbn hacer)

Hz. Enes r.a.’ın rivayetine göre kendisinden nasihat isteyen birine Rasulullah s.a.v. Efendimiz şöyle buyurmuştur:

– Namazını veda eder (son namazını kılar) gibi güzel kıl. Her ne kadar sen O’nu görmesen de O seni görüyor.” (Taberânî; Heysemî)

Bir başka rivayette de, Efendimiz s.a.v. Hârise r.a.’a,

– Nasıl sabahladın ey Hârise, diye sordu. Hârise r.a.:

– Hakiki mümin olarak sabahladım, dedi. Bunun üzerine Efendimiz s.a.v.:

– Bakın hele ne söylüyor! Her sözün bir hakikati vardır, bu sözünün hakikati nedir, diye sordu. Hârise r.a. şöyle dedi:

– Ey Allah’ın Rasulü! Gecem uykusuz, gündüzüm susuz geçiyor. Sanki ben Rabbim’in arşını açıkça görüyor gibiyim. Sanki ben cennet ehlinin orada nasıl dolaştıklarını görüyor gibiyim. Sanki ben cehennem ehlinin orada köpekler gibi nasıl bağrıştıklarını görüyor gibiyim.

Efendimiz s.a.v. şöyle buyurdu:

– Ey Hârise! Basiretin açılmış, buna devam et. Bu kişi, Allah Tealâ’nın kalbindeki imanı nurlandırdığı bir kuldur.” (Taberânî; Beyhakî; Heysemî)

Müminin iki hali

Ariflerden biri şöyle der: “Allah Tealâ’nın kendilerini müşahede ettiğini (gördüğünü) bilerek ibadet edenler muhlistir (ihlâslıdır). Allah Tealâ’yı müşahede hali üzere, yani görüyormuşçasına ibadet edenler ise ariftir.” Bu sözler, iki makama işaret etmektedir. Birincisi ihlâs makamıdır. Bu makam, Cenab-ı Hakk’ın sürekli olarak kendisini görüp gözetlediğini, her haline muttali ve kendisine çok yakın olduğunu kulun sürekli olarak hatırında tutmasıdır. Yaptığı amellerde kul bu hal üzere olur ve bütün işlerini bu hal üzere yaparsa gerçek manada ihlâsı elde eder. Çünkü yaptığı işlerde bu hal üzere olmak, kişiyi Allah Tealâ’dan başka şeylere iltifat etmekten ve başka maksatlarla amel etmekten alıkoyar.

İkincisi müşahede makamıdır. Bu makam ise, kulun kalbiyle Cenab-ı Hakk’ı müşahede ediyor (görüyor) gibi amellerini yapmasıdır. Bu durumda kalp iman nuru ile nurlanır, eşyanın hakikatine basiretiyle nüfuz eder; gayb hakikatleri onun için aşikâr hale gelir.

İşte bu, Cibril hadisinde işaret edilen ihsan makamıdır.

“İmanın en faziletlisi, nerede olursan ol Allah Tealâ’nın seninle birlikte olduğunu bilmendir.” hadisi ve “İnsan nefsini ne ile tezkiye edebilir (temizleyebilir)?” sorusuna Rasulullah s.a.v.’in, “Nerede bulunursa bulunsun, Allah Tealâ’nın kendisiyle birlikte olduğunu bilmesi ile…” şeklinde verdiği cevap bu makama işaret eder.

Cenab-ı Hakk’ın, her yerde kulu ile birlikte olduğuna işaret eden ayetler pek çoktur:

“Kullarım sana beni sorduğunda (onlara söyle): Ben çok yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edene karşılık veririm. O halde (kullarım da) benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulabilsinler.” (Bakara, 186)

“Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görür.” (Hadîd, 4)

“Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kâf, 16)

Allah Tealâ’nın kullarına çok yakın olduğu hadis-i şeriflerle de bildirilmiştir:

“Biriniz kalkıp namaza durduğunda Rabbi ile hususi olarak söyleşiyor demektir.” (Buharî; Müslim; Ahmed b. Hanbel)

“Sizler sağır birine hitap etmiyorsunuz, muhatabınız gaip de değil. Her şeyi işiten ve çok yakınınızda olan bir zata dua ediyorsunuz.” (Buharî; Müslim; Ebu Davud; İbn Mâce)

Bir kutsî hadiste de şöyle buyurulur:

“Cenab-ı Hak buyurur ki: Kulum, hakkımda nasıl bir zan yürütürse ben öyleyimdir. O beni zikredince ben onunla beraberim. O beni içinden anarsa ben de onu içimden anarım. O beni bir topluluk içerisinde anarsa, ben de onu daha hayırlı bir toplulukta anarım. O bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir arşın yaklaşırım. O bana bir arşın yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim.” (Buharî; Müslim; Tirmizî; İbn Mâce)

Tasavvuf ve ihsan mertebesi

Cibril Hadisi, dininin temel şartlarını ortaya koyan önemli bir hadistir. İmam Kurtûbî rh.a. bu hadisi “ümmü’s-sünne”, yani sünnetin esası olarak kabul eder. İbn Dakiki’l-îd ise şöyle der: “Bu hadis, yerine getirilmesi gereken zahir ve bâtın bütün amelleri kapsamaktadır. Dinin bütün ilimleri buna geri döner ve bundan dallanıp budaklanır. Çünkü bu hadis, bütün Sünnet bilgisini ihtiva etmektedir. O adeta Sünnet’in anası gibidir. Fatiha suresinin Kur’an’ın manalarını topluca ihtiva ettiğinden dolayı ‘Kur’an’ın anası’ adını alması gibi…”

Cibril hadisinde, ihsan mertebesi en son aşama olarak ele alınmaktadır. Allah Rasulü’ne gelen Cibril Aleyhisselam, islâm ve imandan sonra ihsanı sormuş, Efendimiz s.a.v. de “İhsan, senin Allah’ı görüyor gibi O’na kulluk etmendir. Her ne kadar sen O’nu görmesen de O seni görmektedir.” diye cevaplamıştır.

Evet, Allah Tealâ’yı görüyor gibi O’na ibadet etmek, Allah’ın bizi her an denetlediğini düşünmek, O’nun kullarına en yakın olduğunu sürekli hatırda tutmak emrediliyor. Bu çok mu zor?

Evvela şunu hatırlayalım: Allah Tealâ’nın içimize ve dışımıza dönük hiçbir emri insan tabiatı bakımından yapılması çok zor, üstün zekâ ya da kabiliyet gerektiren şeyler değil. Sıradan bir insan ya da sıradışı zekâya sahip kişi aynı kulluk vazifeleri ile sorumlu. Yani esas itibarıyla “din basit ve kolaydır.”

Her şeyden önce ihsan mertebesine ulaşmayı bir hedef olarak koymamız gerekiyor. Sonra bu hedefe ulaşmada iki düşmanın, kendi nefsimiz ve şeytanın sık sık önümüzü keseceğini, ama onları yenecek donanıma sahip olduğumuzu fark etmeliyiz.

Yolu kolay, hedefi yakın kılan manevi rehber edinmek de hiç zor değil. Onların duası ve nazarı bereketiyle Allah yolunda nasıl bir şevk ve heyecan kazanıldığını da bilenler biliyor.

Tasavvufî hayatın yani seyr u sülûkun hedefi, kalbin ihsan mertebesine ulaşmasıdır. Allah’ın zikriyle kalp gafletten uyanır, ilâhi nur ve sevgi ile yıkanır, kirlerinden arınır ve yüce Allah ile huzur bulur.

İşte kalbin gafletten uyanması, manevi kirlerden arınması sonucu yakîne ulaşılır. Yakîn, kalbin Allah Tealâ’yı görüyor gibi bir şuur ve hassasiyete sahip olması demektir.

İşte bütün maksadı öğrencisini ihsan mertebesine ulaştırmak olan bir okul var, tasavvuf var. Büyük veli Şah-ı Nakşibend k.s. hazretleri şöyle demiştir:

“Bu yoldan maksat ve ele geçen şey, devamlı Allah Tealâ’nın huzurunda olmaktır. Ashab-ı Kiram zamanında buna ‘ihsan’ ismi verilmişti. Bu yolda ilerleme esnasında nefsin arzularını yok etmek, nurlara ve hallere gömülmek, fena ve beka makamlarına ulaşmak, üstün ahlâk ile ahlâklanmak gibi on makam ele geçer.”

Kalp Allah’la Olunca

İbrahim b. Edhem k.s. şöyle der:

“Kul için en yüksek mertebe, Allah’tan başka her şeyden gönül ilişkisini keserek O’nunla alâka kurmak; kalp, akıl ve bütün duyularla O’nunla ünsiyet kurmak; O’ndan başkasını istemeyen ve günahlardan başka bir şeyden korkmayan bir duruma gelmektir.

O zaman Rabbinin muhabbeti kalbinde kök salarak taht kurar. O’nun sevgisini her şeye tercih edersin. Bu dereceyi elde ettiğinde, ister karada ol ister denizde, ister düz ovada ol ister dağ başında, hiçbir şeye aldırış etmezsin. Bütün şevkin ve arzun, tıpkı susuzluktan kuruyan kişinin soğuk suya, açlıktan bitap düşmüş kişinin lezzetli yemeklere duyduğu istek gibi sevgiliye kavuşmaktır.

O zaman Allah’ı zikretmek sana baldan tatlı, sıcak yaz gününde susuzluktan çatlayan kişinin içtiği serin sudan daha hoş gelir.”

Kim Gözetliyor?

Sahabenin büyüklerinden Muaz b. Cebel r.a., Hz. Ömer r.a. devrinde zekât memurluğu vazifesiyle çalışıyor, kabileleri dolaşıp, zekâtlarını beytü’l-mal’a (devlet hazinesine) getiriyordu.

Hz. Muaz r.a. yine bir gün kabileleri dolaşıp zekâtları toplayıp teslim etmiş, sonra da evine dönerek istirahata çekilmişti.

Hz. Muaz fakir bir kimseydi. Onun bu halinin hanımının canına tak ettiği de oluyordu. Bu defa kocasının eve yine eli boş geldiğini görünce şöyle sitem etti:

– Günlerdir çöllerde dolaşıp duruyor, zenginlerin zekâtlarını topluyorsun. İnsan bu arada kendine de bir şeyler ayırır, eve getirir. Hem kim bilecek, kim duyacak?

Hz. Muaz r.a. hanımının sitemine şu karşılığı verdi:

– Bunu nasıl yapabilirim? Beni sürekli gözetleyen biri var. Onun korkusundan bir şey getiremiyorum!

Hz. Muaz’ın hanımı:

– Ne söylüyorsun, demek sana Allah’ın Rasulü güvendi, Ebu Bekir güvendi de, Ömer güvenmeyip peşine gözcü koydu! Seni gözetletiyor, öyle mi? Ben şimdi gidip ona sorarım, dedi ve hışımla evden çıktı. Halifenin huzuruna çıkarak:

– Ey müminlerin emiri! Kocam Muaz güvenilir bir kimsedir. Daha önceki emin bir kişi olduğundan peşine gözcü kimse gönderilmezdi! Sen neden bir bunu yaptın, dedi.

Halife şaşırdı, kesinlikle böyle bir şey yapmadığını söyledi. Kadın mahcup bir şekilde geri dönüp kocasına çıkıştı:

– Beni halifenin huzurunda mahcup düşürmeye ne hakkın var? Neden yalan söylüyor, halife peşime gözcü koydu diyorsun, dedi.

Hz. Muaz r.a.:

– Hayır hanım, yalan söylemiyorum. Peşimde gözcü var, biri beni gözetliyor dedim. O gözcüyü halife peşime taktı demedim. Peşimdeki gözcü halifenin değil, Allah’ın gözcüsü idi. Allah’ın yazıcı melekleri iyi kötü her şeyi yazıp kaydetmiyorlar mı? Allah her yaptığımız işten haberdar değil mi? O’nun bilgisinden uzak kalmak mümkün mü? Zerre kadar hayrın da, zerre kadar şerrin de yarın ahirette hesabı sorulmayacak mı?

Muaz’ın hanımı bu cevap üzerine düşündü, fakirliğin verdiği sıkıntı ile nasıl yanlış düşüncelere kapıldığını anladı. Kocasına bir daha bu konuda sitem etmemeye karar verdi.

Öte yandan Halife Hz. Ömer r.a., Muaz r.a. hazretlerini çağırttı ve:

– Hanımının söylediğin bu sözün aslı nedir, diye sordu.

Hz. Muaz olan biteni anlattı. Hz. Ömer r.a .bu hale güldü. Bazı hediyeler vererek:

– Al bunları eşine götür, dedi. (İmam Gazalî, Kimyâ-yı Saadet)


Sosyal medya: