Evrenin Muhteşem Görüntüsü

Evrenin Muhteşem Görüntüsü

Zerreden kürreye evrendeki her varlığın kendisini ifşa eden bir yüzü olduğunu inkâr edebilir miyiz? Her şeyi Allah Tealâ yarattığına göre, yarattığı her şeye bir yüz giydiren de O’dur. Yüzsüz varlık, eksik yaratılış anlamına geleceğinden düşünülmesi bile muhaldir.

Her şeyin bir yüzü vardır. Bu yüz o şeyin hem dışa açılan kapısıdır, hem de o varlığın bâtınına gireceğimiz bir kapısı… Ne olduğumuz, nereden geldiğimiz, nereye gittiğimiz, kulluğumuzun derecesi, iyiliklerimiz, kötülüklerimiz hep yüzümüzdedir. Yani bizler, yüzümüzde var olanlar kadarız!

Seyyid Lokman Çelebi’nin Kıyafetnamesi’ni bilenler veya herkesin bildiği Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin Marifetnamesi’ni okumuş olanlar, yüzümüzün konuşan dilini anlayabilirler. Günümüzde ‘beden dili’ tanımlamasıyla ortaya konan yaklaşımlar, geleneğimizdeki ilm-i kıyafet’in veya ilm-i simanın belki kıyısına yaklaşmış olabilir. Ancak insanı ve insan yüzünü anlamak, Allah’ın sonsuz ilmi ve nuru ile desteklenen kutlu kişilere nasip olmaktadır.

Hadis-i şerifte Yüce Peygamberimiz s.a.v., “Müminin ferasetinden sakının; çünkü baktığında Allah’ın nuruyla bakar.” (Tirmizî, Tefsir, 116. bab) buyurmaktadır. Müslüman olma basamağından mümin olma basamağına ulaşabilmiş değerli insanların idraki ve önsezileri o kadar genişlemiştir ki, onların yanında yüzümüzün herhangi bir çizgisini saklamamız mümkün değildir. Onların yanında yüzümüz nasıl gözüküyor acaba? Aynada gördüğümüz gibi mi, yoksa farklı varlıkların yüzleri gibi mi?

Evrenin yüzü

Dikkatlerimizi Cenab-ı Hakk’ın nazar ettiği kalbin sahibi ve evrenin özü olan insandan diğer varlıklara doğru yöneltirsek, zerreden kürreye evrendeki her varlığın kendisini ifşa eden bir yüzü olduğunu inkâr edebilir miyiz? Her şeyi Allah Tealâ yarattığına göre, yarattığı her şeye bir yüz giydiren de O’dur. Yüzsüz varlık, eksik yaratılış anlamına geleceğinden düşünülmesi bile muhaldir.

“Allah ki O’ndan başka tanrı yoktur; daima diri ve yarattıklarını koruyup yöneticidir. Kendisini ne bir uyuklama ne de uyku tutar. Göklerde ve yerde olanların hepsi O’nundur. İzni olmadan O’nun katında kim şefaat edebilir? O, kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını bilir. (O’na hiçbir şey gizli kalmaz.) O’nun bildirdiklerinin dışında, insanlar O’nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler. O’nun kürsüsü gökleri ve yeri kaplamıştır, onları koruyup gözetmek kendisine zor gelmez. O yücedir, büyüktür.” (Bakara, 255)

Evrendeki galaksilerin, nebulaların, gezegenlerin uzaktan bir bütün olarak görünen yüzlerini resmetmeyi başarabilsek ve bu resmi değişik insan yüzleri ile karşılaştırabilsek acaba nasıl bir sonuca ulaşabiliriz?

Bir başka ifadeyle evrende hepimizin bir yıldızı var mı? Bu soruyu biraz daha teknik anlamda şu şekilde sorabiliriz: Görülebilir evrenin ötesinde, bu evrene paralel başka evrenler de var mıdır?

Paralel evrenler

“Siz bu cümleleri okurken, paralel evrenlerdeki eşizleriniz de bu cümleleri okuyor olabilirler. Onlar da bu teoriyi okuyunca, büyük olasılıkla sizin gibi inanmayacak ve başlarını sallayacaklardır.” diyen ünlü Fizikçi Stephan Hawking’in paralel evrenlerle ilgili teorisi hepimize bir fikir vermelidir.

Hologramlarda, doğru açıdan bakıldığında iki boyutlu bir yüzeyde üç boyutlu bir nesnenin görüntüsü fark ediliyor. Başka bir deyişle daha yüksek boyuttaki bilgiler, daha düşük boyuttaki bir oluşumun içine kodlanıyor. Öyleyse üç boyutlu dünyamızda gerçekleşen her şey, aslında daha yüksek boyutlu bir dünya tarafından üretilmiş olabilir mi? Ya da paralel bir dünyanın sadece bir yansıması olabilir miyiz?

Yaratılmış her şey, insanlar, hayvanlar, bitkiler, dağlar, denizler, cansız diye gördüğümüz bütün canlılar, Allah’tan aldıklarını yüzlerine aksettirmezler mi? Evrendeki her şey, yıldızların, galaksilerin muhteşem görüntüsü, Kâdir-i Mutlak’ın sıfat ve esmasının bir tezahürü değil midir? Görme kapasitesi geniş teleskopların veya uzay araçlarının çektikleri, dünyamızın ötelerinde bulunan renk cümbüşleri, O’nun boyasıyla boyanmış ilâhi güzellikleri yansıtan birer aynadırlar.

“Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Ateşten vay hallerine o nankörlerin!” (Sâd, 27)

Bütün yüzler O’na dönük

Bütün varlıkların yüzleri, kendilerini yaratan ve kendilerini kemale erdiren Allah’a dönüktür. Bitkilerin yaprakları nasıl güneş ışınlarının geldiği tarafa dönükse, tarlalarımızdaki ayçiçeği, güneş gidince nasıl yüzünü hüzünle toprağa çeviriyorsa, insan da yüzünü aşağıdaki ayette belirtildiği üzere, Allah’a ve O’nun dinine çevirmelidir:

“Sen yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rum, 30)

İnsan ya yüzünü Allah’a ve O’nun ayetlerine çevirir, ya da O’ndan ve O’nun ayetlerinden yüz çevirir. Dikkat edilirse arada kalan insan yoktur; ya Allah ile birlikte ya da Allah’tan uzakta! Ancak şükreden veya nankörlük eden herkes, hepimizi koruyan gök kubbenin altında yaşamaktayız:

“Biz, gökyüzünü korunmuş bir tavan gibi yaptık. Onlar ise, gökyüzünün ayetlerinden yüz çevirirler.” (Enbiya, 32)

Evrendeki yıldızlar, hatta toz bulutları bile Cenab-ı Hakk’ın takdir buyurdukları kendi yörüngelerinde dönerek, yaratılış gayelerine uygun görevlerini yaparak, kendilerine has zikirleri içerisinde yüzlerini Allah’a dönmüşlerdir.

Şimdi de şu soruyu soralım: Allah’ın yüzü var mıdır?! Belki bazılarımız yüz kelimesinden sadece maddi olarak bir anlam çıkarabilir ve “Hâşâ; O’na yüz isnad edilebilir mi?” diyebilirler ama Kur’an birkaç yerde Allah’ın yüzünden bahsetmektedir:

“Doğu da Allah’ındır Batı da… Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü (zatı) oradadır. Şüphesiz Allah’(ın rahmeti ve nimeti) geniştir. O her şeyi bilendir.” (Bakara, 115)

Bu ayet-i kerimede yüz, zatiyet anlamında yer bulmuştur. Dolayısıyla yüzümüzün, aynı zamanda varlığımızın da bir özeti olduğunu söylememiz mümkündür. Ayette dikkatimizi çeken önemli bir husus, Allah’a yüzümüzü çevirmemizin, O’na yönelmemizin belirli bir yönünün olmadığıdır. Çünkü O her yerdedir, her şeydedir! O’nu aramak için hem dış dünyanın ve görebildiğimiz kadarıyla evrenin güzelliklerine, hem de iç dünyamızın dehlizlerindeki işaretlere bakmalıyız…

“O, ilktir (kendisinden önce hiçbir varlık yoktur); sondur (kendisinden sonra hiçbir varlık yoktur. Her şey yok olurken O kalacaktır); zâhirdir (delilleriyle varlığı gün gibi açıktır); bâtındır (zatının hakikati gizlidir, akıllar O’nun özünü idrak edemez). O, her şeyi bilendir.” (Hadîd, 3)

Hanif olarak yüzü O’na çevirmek

Peki, biz insanlar yüzlerimizi nasıl Allah’a döndürebiliriz? Nasıl bütün alıcı organlarımızı O’na ayarlayabiliriz? Bir aynaya bakış misali, nasıl O’nunla bütünleşebiliriz? Bu soruların cevaplarını yine O’nun bizlere bir lütuf olarak gönderdiği Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de bulabiliriz:

1) Akrabanın, yoksulun ve yolda kalmışın elinden tutarak, onların ihtiyaçlarını gidererek:

“O halde sen akrabaya, yoksula, yolda kalmışa hakkını ver. Allah’ın yüzünü (rızasını) isteyenler için bu en iyisidir. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Rum, 38)

2) Zekâtımızı hakkıyla ve isteyerek vererek, yani zekât verme ibadetimizden en ufak bir bıkkınlık duymaksızın ondan mutlu bir ruh haline kavuşarak:

“İnsanların mallarında artış olsun diye verdiğiniz herhangi bir faiz, Allah katında artmaz. Allah’ın yüzünü (rızasını) isteyerek verdiğiniz zekâta gelince, işte zekât veren o kimseler, evet onlar (sevaplarını ve mallarını) kat kat arttıranlardır.” (Rum, 39)

Zikrettiğimiz her iki ayette Allah’ın rızasına erişme anlamında Allah’ın yüzünü talep etme, öncelikle maddi fedakârlıklar yapmayı gerektirmektedir. Çünkü para, insanın vermede zorlandığı ve eğer maddi imkanları da yeterli değilse gelecek adına endişe edip Allah’a karşı tevekkülde yıpranabildiği bir nesnedir! Olgunlaşma yolundaki imtihanlardan biri olan bu sınamayı geçebilenler, kalplerinde Allah sevgisini görmeye başlayabilirler.

Allah’ın sevgisini kalbinde ve bütün hücrelerinde hisseden insanların, beklenen düzeyin altında bile olsa, belirli bir olgunluğa ulaştıklarında Hz. İbrahim Aleyhisselam’ın dediği gibi, “Ben hanîf olarak, yüzümü gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah’a çevirdim ve ben müşriklerden değilim.” (En’âm, 79) demeleri beklenir.

Uzayın sonsuzluğunda yüzen her bir varlığın yüzünü sadece O’na dönmesi gibi, insanoğlu da Yaratanına yüzünü döndüğünde sadece bu dünyada mı huzur bulacaktır? Veya Allah’tan yüz çevirenler, sadece bu dünyada mı korku ve sıkıntı içerisinde yaşayacaklardır? Tabii ki cevabımız hayır… Çünkü ölüm ötesinde bizleri bekleyen ve yaptığımız ibadetler, iyilikler veya kötülüklere göre şekillenmiş bir ortam var. İşte o günde, Kur’an’da da buyrulduğu gibi, kimimiz sevinçli, kimimiz üzüntülü bir ruh hali içerisinde olacağız.

“Yüzler var ki o gün ışıl ışıl parlar. Yüzler de var ki o gün asıktır.” (Kıyamet, 22, 24)

“Yüzler var ki o gün parıl parıl. Yine o gün birtakım yüzleri de keder bürümüş.” (Abese, 38, 40)

“O gün birtakım yüzler zelildir. O gün birtakım yüzler de vardır ki mutludurlar.” (Gaşiye, 2, 8)

Sonsuzluğa aday isek, evrendeki bütün gezegen ve yıldızların yüzlerini kendisine yönelttiği Allah’a kavuşabilmek için gayret etmeliyiz. Kalbimizde O’nun sevgisini yeşertmeli ve yüzümüzü O’na çevirmeliyiz. Var olan O’dur; her zaman var olacak olan da O’nun yüzüdür:

“Yeryüzünde bulunan her canlı yok olacak. Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin yüzü (zatı) bâki kalacak…” (Rahman, 26-27)


Sosyal medya: