Binbir Damla

Binbir Damla
Hâricî Zihniyeti

Hz. Ali r.a. ve Hz. Muaviye r.a. arasında meydana gelen Sıffîn Savaşı ve ardından ortaya çıkan hakem vakasından sonra, sulh işini hakemlere havale edenlerin kâfir olduğunu iddia eden sapık Hâricî fırkasından binlerce kişi, Hz. Ali’nin yanından ve Kûfe’den ayrılarak Dicle kıyısındaki Nehrevan’da toplanmaya başlamışlardı. O Hâricîler ki, çok namaz kılmaktan dizlerini nasır kaplamıştı. Fakat inanç ve zihniyetleri çarpık ve bulanıktı. O sıralarda onların din ve siyaset namına, kaskatı ve karanlık anlayışını açığa çıkaran dehşetli bir vaka yaşanmıştı.

Basra’dan çıkan Hâricîler’in bazıları Nehrevan’a gelirken merkep üstünde hamile bir kadın ve arkasından bir adamın yürüdüğünü gördüler. Onları durdurup sorguya çektiler. Bu zat Ashab-ı Kiram’dan Abdullah ibn Habbab, kadın da onun eşiydi. Hâricîler, ondan işlerine yarayacak bir hadis rivayet etmesini istediler. O da babasının Rasulullah Aleyhisselam’dan duyduğu şu hadis-i şerifi aktardı: “Bir fitne çıkacak, onda kişinin bedeni öldüğü gibi kalbi de ölecek. Mümin olarak akşamlayan kâfir olarak sabahlayacak, kâfir olarak sabahlayan mümin olarak akşama erecek.”

Onlar bu hadis rivayetini dinledikten sonra kendisine Hz. Osman ve Hz. Ali r.a. hakkındaki kanaatini sordular. O da, her ikisinin doğruluk sahibi, haklı ve faziletli, ayrıca Hz. Ali’nin ilim ve takvada kendilerinden çok ileride olduğunu söyledi. Hâricîler ise: “Sen hislerine kapılıyor, isme ve şöhrete bakıyorsun, onların işlerine bakmıyorsun. Biz de şimdiye kadar kimseye yapmadığımız şekilde seni öldürelim!” dediler. Eşiyle onu bir hurma ağacının altına götürdüler. O sırada ağaçtan düşen bir hurmayı, onlardan biri ağzına götürünce diğer birisi: “Hurmayı sahibinden izinsiz ya da ücretini vermeden yiyemezsin!” diyerek ağzından attırdı.

Onların bu dinî hassasiyetini gören Abdullah İbn Habbab hazretleri: “Halinize bakılırsa ve yaptığınızda sadık iseniz sizden bana zarar gelmez. Çünkü ben müslümanım, İslâm’a göre bir kötülük işlemedim.” dedi. Onlar ise hiç acımadan onu ve karısını koyun gibi yatırıp vahşet ve dehşetle boğazladılar, sonra doğumu yaklaşmış olan hamile kadıncağızın da karnını yardılar. Benzeri sapık inanç ve davranışları sebebiyle Hz. Ali, Nehrevan’da iki bine yakın Hâricîyle savaşarak topluca imha etmek zorunda kalmıştır.

el-Kâmil, 3/341-346; en-Nüveyrî, Nihayetü’l-Ereb (Kahire 1975), 20/174-179.

Hz. Muaviye r.a. Hakkında

Kureyş’in ileri gelenlerinden Ebu Süfyan oğlu Muaviye r.a., Mekke’nin fethi gününde müslümanlığını açıklamıştı. Peygamber Aleyhisselam’ın vahiy kâtibi ve kayınbiraderidir. Yirmi yıl Suriye/Şam valiliğinde bulunmuştur. Hz. Osman’ın katillerini hemen ele geçirip cezalandırmadığını ve katil eşkiyaların da onun ordusuna sızdığını ileri sürerek halifeye biat etmemiş, iki taraf arasında istenmeyen Sıffîn Vakası yaşanmıştı. Hz. Ali’nin şehit edilmesinden sonra onun taraftarları oğlu Hz. Hasan’ı halife olarak ilan etmişlerdi. Fakat onu destekleyecek güçlü bir ordunun olmadığını gören Hz. Hasan r.a., bazı şartlar çerçevesinde halifeliği Hz. Muaviye’ye devrederek Kûfe’de halktan biat alındı. Hz. Hasan r.a., müslümanlar arasında çıkacak kavgaları önlemek için böyle isabetli davranmıştı.

Taraflar arasında yapılan bu uzlaşmadan dolayı hicretin 41. yılına “Âmü’l-Cemaat” (Birlik Yılı) denilmiş, Hz. Muaviye’nin yaklaşık yirmi yıllık hilafeti günlerinde kavgasız gürültüsüz bir dönem yaşanmıştır. Hz. Muaviye devrinde birçok fetih yapılmış, büyük sahabilerin de katıldığı ilk İstanbul kuşatması onun zamanında gerçekleşmiştir (48/668). Hz. Muaviye, sabrı, yumuşaklığı, cömertliği, bilgi ve dehasıyla zamanının en üstün, en başarılı devlet ve siyaset adamıydı. Yetmiş sekiz yaşında Şam’da vefat etmiştir (Receb 60/ Nisan 680).

Hz. Muaviye döneminden itibaren Ömer b. Abdülaziz’e kadar Emevî idarecileri tarafından hutbelerde Hz. Ali’yi kötüleme adeti/bid’atı devam etmişti. Fakat Hz. Muaviye’nin bizzat bu işi yaptığı veya yaptırdığı sabit değildir. Kendisinden sonraki halife namzedi olarak oğlu Yezid için halktan biat almış ve bu durum büyükler tarafından hoş karşılanmamıştır. Ancak bunu, hilafet ve saltanat yüzünden yeni kavgaların çıkmasını önlemek için yapmıştır. Hz. Ali ve Hz. Muaviye arasındaki siyasi kavgada, Ehl-i Sünnet’e göre Hz. Ali haklı, Hz. Muaviye ise içtihat ve muhalefetinde hatalıydı. Ama Hz. Muaviye dahil hiçbir sahabiye karşı olumsuz konuşmak, hakarette bulunmak bizler için caiz değildir.

et-Tabakâtü’l-Kebir, 6/15-34; Kısas-ı Enbiya, 3/181-230; Ö. Nasuhi Bilmen, Ashab-ı Kiram Hakkında Müslümanların Nezih itikatları (Hisar Yay. İstanbul), s. 106-135.

Kerbela Faciası

Hz. Muaviye’nin vefatından sonra (60/680) oğlu Yezid’in halifeliği ilan edilmişti. İçki ve sefahate düşkün birisi olan Yezid’e bazı ileri gelen zatlar biat etmek istememişlerdi. Hz. Hüseyin, Abdullah ibn Zübeyr, Abdullah ibn Ömer bunların başında geliyordu. Bu arada Kûfe’deki Yezid muhalifleri de Mekke’ye gitmiş olan Hz. Hüseyin’e yüz elli kadar mektup göndererek, kendisine biat için onu Kûfe’ye davet etmişlerdi. Bunun üzerine Hz. Hüseyin de amcası oğlu Müslim ibn Akîl’i, durumu iyice öğrenmek için Kûfe’ye gönderdi. Müslim, Kûfe’de yaptığı görüşmelerle, Hz. Hüseyin namına on sekiz bin kişinin biatını almıştı. Fakat Yezid’in Kûfe valisi Ubeydullah b. Ziyad tarafından tehdit edilen Müslim’in taraftarları, etrafından dağılıp onu yalnız bırakıverdiler. Müslim b. Akîl yakalanıp idam edildi.

Mekke’de bulunan Hz. Hüseyin ise davet mektupları üzerine Kûfe’ye gitmeye karar vermişti. Oradaki son durumdan da haberi yoktu. Onu sevenler ise güvenli olmayan Kûfe’ye gitmemesi için çok yalvarmışlar, fakat o kararından vazgeçmemişti. Daha sonra ailesi ve çocuklarını alarak yola çıktı (8 Zilhicce 60).

Hz. Hüseyin Irak topraklarında ilerlerken vali İbn Ziyad’ın gönderdiği Hurr b. Yezid ve Ömer b. Sa’d’ın toplam beş bin kişilik askerî birliğiyle karşılaştı. Bu durumda geri dönmek istedi, fakat buna izin verilmedi. Kûfe valisi İbn Ziyad’a teslim olması isteniyordu. Bu teklife yanaşmayan Hz. Hüseyin, 80 kişiyi geçmeyen grubuyla Kerbela’da kuşatma altına alınarak su yolu kapatıldı. 10 Muharrem 61 (10 Ekim 680) günü, fedakâr arkadaşlarıyla elli beş yaşında şehit edildi. Bu şehitler yetmiş iki kişiydi. Karşı taraf ise seksen sekiz kayıp vermişti.

Şehit cesetleri komşu köylüler tarafından Kerbela’da defnedildi. Hz. Hüseyin’in mübarek başı ile sağ kalan aile fertleri Şam’a Yezid’in yanına götürüldü. Yezid’in gözleri yaşardı, Hz. Hüseyin’e rahmet ve İbn Ziyad’a lanet okudu. Getirilen esirleri ikram ve iyilikle sarayında ağırladı. Bir süre sonra onları emniyetli bir kafileyle Medine’ye gönderdi. Fasık Yezid -sahabi değildir- üçbuçuk yıllık saltanattan sonra otuz sekiz yaşında sarhoş olarak avlanırken bindiği yaban eşeğinden düşüp boynu kırılarak ölmüştür (64/683).

el-Kâmil fi’t-tarih, 4/14-94; el-Bidâye ve’n-Nihâye, 8/545-601; M. Asım Köksal, Hz. Hüseyin ve Kerbela Faciası, s.40-252.


Sosyal medya: